Ebay27 Rss Aboneliğihttp://ebay27.com/Jquery Sosyal Mühendisilik Php Haykırıtr2019-08-19 GMT2019-08-19 08:19:13http://ebay27.com/rsseBay Editor 2.0info@ebay27.com info@ebay27.comYazmış Olduğu Kitaplarhttp://ebay27.com/detail.php?id=280* Türk Anayasa Hukukunda Normlar ve Hiyerarşisi (Dünü-Bugünü) - 2016
* TÜRKİYE' DE BAŞKANLIK SİSTEMİ - 2015
* ANAYASA HUKUKU - 2015
* ÇOCUK HAKLARI HUKUKU - 2014
* CONSTITUTION AND HUMAN RIGHTS - 2012
* ANAYASAL DERİNLİK - 2012
* KAMU DENETÇİLİĞİ - 2011
* YARGININ BAĞIMSIZLIĞI VE TARAFSIZLIĞI - 2010
* YABANCI SERMAYE VE YABANCIYA MÜLK SATIŞI - 2008
* TÜRK ANAYASASI VE AVRUPA BİRLİĞİ - 2007
* MİLENYUM TÜRKİYE'SİNDE İNSAN HAKLARI VE AVRUPA BİRLİĞİ - 2007
* TÜRKİYENİN DEMOKRATİK GELİŞİMİ VE AVRUPA BİRLİĞİ - 2007
* MODERNLEŞME BAĞLAMINDA OSMANLI - AMERİKAN İLİŞKİLERİ - 2002
* TÜRK HUKUK TARİHİ - 2000
* DEVLET DİPLOMASİ VE İNSANIN ÖZGÜRLÜK MÜCADELESİ - 1999
* ADALET BAKANLIĞI TEŞKİLAT TARİHÇESİ - 1998
* TÜRKİYE VE ORTADOĞU - 1998
* HUKUKA GİRİŞ - 1997
* YARGI BAĞIMSIZLIĞI - 1997
* KÖLELİK VE CARİYELİK - 1996
]]>
2016-05-21 10:25:37kitaplar/Kitaplarımız --
Kamu Denetçiliği(Ombudsmanlık) veAnayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkıhttp://ebay27.com/detail.php?id=270
Hacettepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi 
Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOĞLU
Kamu Denetçiliği(Ombudsmanlık) veAnayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkı / FENDOĞLU
2013/ 4 Ankara Barosu Dergisi 23 /H A K E M L İ

Öz
Kamu denetçisi, yapılan haksızlıkları ortaya koymak, takdir yetkisinin kötüye kullanılmasını
engellemek, mevzuata saygılı olmayı ve uygun hareket etmeyi sağlamak,
hakkaniyet önlemlerini tavsiye etmek ve kamu hizmetlerinin daha iyi görülmesi
için gerekli reformların yapılması önerilerinde bulunmak amaçlarını güden,
Parlamento tarafından seçilmiş, kimsenin telkin ima ve tavsiyede bulunamadığı
bağımsız bir kamu görevlisidir. Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru ise, kamu
gücünün işlem, eylem veya ihmali nedeniyle temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen
bireylerin hukuk yollarını tükettikten sonra başvurdukları istisnai, olağanüstü ve
ikincil nitelikte bir hak arama yoludur. Bu iki kurumun benzer ve farklı yönleri
vardır. Bunlardan en önemlisi kamu denetçisinin yaptırım gücü olmadığı halde,
bireysel başvuruda tazminat ve tedbir kararı da dâhil olmak üzere her tür kararın
verilebilmesidir.

Anahtar Sözcükler: Ombudsmanlık, Kamu Denetçiliği, Anayasa Şikâyeti, Bireysel
Başvuru, İnsan Hakları.

Public Auditorship
(Ombudsmanship) and Right
to Constitutional Complaint
to the Constitutional Court

ABSTRACT
Ombudsman is an independent public official to clear injustices, to prevent improper
use of law, be respectful of law and to comply with the legislation, to ensure fairness
and to recommend measures deemed necessary for better public services. He/she is
elected by the Parliament, and no body is allowed to give any orders, suggestions
and recommendations to him/her. Individual application to the Constitutional
Court, on the other hand, is a way to seek ‘right’ as an exceptional extraordinary
procedure that individuals can apply only after exhaustion of domestic remedies, in
case state power violates the individual’s fundamental rights and freedoms. There are
similarities as well as differences between these two institutions. Most importantly,
Ombudsman has no power to impose sanctions, but Court can decide compensation
and any type of injunction due to individual application.
Keywords: Ombudsmanship, Public Auditorship, Constitution Complaint, Individual
Application, Human Rights.

Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık) ve Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkı / FENDOĞLU

24 Ankara Barosu Dergisi 2013/ 4 H A K E M L İ

I. İNSAN HAKLARI MEKANİZMALARI VE KAMU DENETÇİLİĞİ
İnsan hakları ihlallerinde Kamu Denetçiliği Kurumuna[1] ve Türkiye İnsan
Hakları Kurumuna[2] başvurulabileceği gibi, konusuna göre Özürlüler İdaresi
Başkanlığına, Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Daire Başkanlığına, İçişleri
Bakanlığına, Dışişleri Bakanlığı’na veya diğer ilgili birimlere başvurulabilir. Bu
birimlerin görev ve yetkileri ile Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvurunun
mahiyeti tamamen farklıdır. Bireysel başvuru, yaptırımının olması ve bunun
anayasa hukuku çerçevesinde tüm yargıyı da (Yargıtay ve Danıştay dâhil, Yüksek
Seçim Kurulu hariç) kapsamış olması, çok ayrıcalıklı bir kanun yolu olmakla
diğerlerinden ayrılır. Bireysel Başvuru, bireyin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
öncesinde ama tüm yargı yollarını tükettikten sonra başvurduğu etkin bir
hukuk yoludur. Kamu denetçiliği ise, idari başvuru yolları tüketildikten sonra
başvurulan bir yol ise de, telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ihtimali
varsa, idari başvuru yolları tüketilmese dahi başvurular kabul edilebilir. Bu
yazıda esas olarak, kamu denetçiliği ile bireysel başvuru irdelenecek, sonra da
bu iki kurum arasında karşılaştırma yapılacaktır. Burada her iki kurum, sadece
biri birine olan benzerlikleri ve farkları çerçevesinde değerlendirilecek olup,
bu iki kurum hakkında detay verilmeyecektir. Bu yazının konusu belirtilen iki
kurumun karşılaştırılmasına ilişkindir.
Türkiye, büyük bir hız ve kararlılıkla gelişmiş ülkeler arasına girme aşamasında
olup, kamu denetçiliği ve bireysel başvuruyu kabul etmekle insanlığın
ortak değeri olan insan hakları alanında bir dönüşümü gerçekleştirme yolunda
önemli bir adım daha atmıştır. Tüm insanlığın ortak birikimiyle oluşan evrensel
değerlerin, bireylerin yaşamına tam manası ile yansıtılabilmenin amaçlandığı
bu yapının başarısı için, bu kurumsal yapılanmalarla birlikte zihinsel dönüşüm
de gerekmektedir. Ülkemizde insan hakları alanında gerçekleştirilen reformlar
bu iki eksen yani kurumsallaşma ve zihinsel dönüşüm üzerinden gelişecektir.
Kamu denetçiliği kurumunun bir Türk/Osmanlı Kurumu olduğunu,
İsveçliler de diğer ülke temsilcileri de uluslararası toplantılarda sürekli dile getirmektedirler.
Örneğin bizim de bulunduğumuz uluslararası toplantılarda Avrupa
Birliği Ombudsmanı (accessmylibrary.com. 23.10.2012), Fransız Ombdusmanı
ve İsveç Parlamento Ombudsmanı gibi çoğu zatlar, ombudsmanlığın Osmanlı’daki
kurum(lar)a dayandığını, Fas’ın başkenti Rabat’taki toplantıda[3], Straz-
[1] Kamu Denetçiliği Kanunu için bkz. Resmi Gazete, 29 Haziran 2012, 28338, kanun no.
6328, kabul tarihi, 14.6.2012.
[2] Türkiye İnsan Hakları Kurumu için bkz. Resmi Gazete, 30. 06. 2012, Sayı, 28339, kanun
no. 6332, kabul tarihi, 21. 6. 2012.
[3] Fas’ın başkenti Rabat’ta, Fransız Ombudsmanı Jean Paul Delevoye, İspanya Ombudsmanı ve
Fas Ombudsmanı Iraki, ombudsmanlığın temellerinin Osmanlıdan alındığını belirtmişler,

 AB Ombudsmanının Ofisinde[4], İtalya’nın Padova Üniversitesi’ndeki
toplantıda[5], Rusya’da Saint Petersburg’daki toplantıda[6] belirtmişlerdir.[7]
Yedinci ve Sekizinci Beş Yılık Kalkınma Planı (BYKP) ile 55 nci ve 59 ncu
Hükümetler döneminde kamu denetçiliği konusunda çalışmalar yapılmış ve
nihayet 2006 yılında ilk Kamu Denetçiliği Kanunu çıkarılmışsa da, bu kanun
Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince bu kez Anayasa değişikliği yapılmış
ve daha sonra kanun çıkarılmıştır.
İnsan hakları alanındaki hedeflerin gerçekleştirilmesi amacıyla, özellikle
son yıllarda Anayasa ve yasalarda önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu çerçevede
gerçekleştirilen 2001, 2004 ve 2010 tarihli Anayasa değişiklikleri başta
olmak üzere insan haklarını doğrudan ilgilendiren birçok alandaki kapsamlı
düzenlemeler, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmiştir. Bununla
insan hak ve özgürlüklerine saygının sağlanması yönünde reformlar yapılarak
oldukça önemli adımlar atılmıştır. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme
özgürlüğü, işkence ve kötü muamelenin önlenmesi, ölüm cezasının kaldırılması,
kişi özgürlüğü ve güvenliği, basın özgürlüğü, kadın-erkek hukuki eşitliği, pozitif
ayrımcılık, yargının işleyişi, temel haklara ilişkin uluslararası sözleşmelerin statüsü,
sivil-asker ilişkileri ve daha birçok konuda yapılan değişiklikler ile insan
hak ve özgürlüklerinin kapsamı genişletilmiştir.
İnsan haklarının evrenselliği ilkesi zorunlu olarak evrensel kamu düzeninin
varlığını da içerir. Türkiye yaptığı reformlarla ve kabul ettiği bu yeni
kurumlarıyla, aslında Avrupa ve Dünya kamu düzeninin sağlanmasına da
yardımcı olmaktadır. Sert çekirdekli insan hakları açısından AİHS, Avrupa
kamu düzeninin
anayasal belgesidir (Karakaş, 2009: 39). Benimsenen bu iki
bu düşünceye karşı diğer hiçbir ombudsman itiraz etmemişlerdir. First Meeting of the
Mediterranean Institutions of Divan al Medhalim, Mediators and Ombudsman, Rabat
8-9-10 November 2007.
[4] Study Visit to France (Strasbourg) and Luxemburg), 15–20 October 2007. “Project on
Support for he Implemention of Human Rights Reforms in Turkey”, Arranged by Council
of Europe.
[5] Padova Üniversitesi’nde konu, tarafımızca gündeme getirilmiş, Rusya delegesi dışındaki
hiçbir ülke delegesi itiraz etmemişlerdir. Rusya delegesi “Osmanlıdan insan hakları çıkmaz”
diye itiraz etmiştir; Rights of Persons Deprived of Their Liberty: The Role of National
Human Rights Structures Who are OPCAT Mechanisms and of Those Who are Not”,
Arranged by Council of Europe Commissioner for Human Rights and University of
Padua, Italy Padua, 9-10 April 2008.
[6] Complaints Against the Police-Their Handling by the National Human Rights Structures,
Arranged by Council of Europe Commissioner for Human Rights, St Petersburg, Russia,
20-21 May 2008.
[7] Ombudsmanlık kurumlarını görmek ve fikir alış-verişinde bulunmak amacıyla Avrupa
Konseyi Projesi kapsamında bir heyetle birlikte ziyaret ettiğimiz yerler, İspanya, Portekiz,
İsviçre, İrlanda, İsveç, İngiltere, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Lüksemburg, Strausburg ve
AİHM’dir.

yeni kurum, evrensel kamu düzeninin gerçekleşmesi için Avrupa Konseyi ve
AİHS ile bağlantılıdırlar.
Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri, kamu hizmetlerini yürütmekle görevlerini
yerine getirirken, hukukun sınırları içerisinde kalmak zorundadırlar. Öte
yandan kamu hizmetlerinin toplum için en iyi, en yararlı ve en akılcı biçimde
yerine getirilmesi gerekir. Bu bakımdan, devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin,
eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetimini sağlamak ve bunların
verimli ve akılcı biçimde yürütülmesini denetlemek üzere, çeşitli türde denetim
mekanizmaları ortaya çıkmıştır. Bu mekanizmaların bir bölümü, idarenin yargısal
denetimi, (bireysel başvuru gibi) diğer bir bölümü ise yargı dışı denetim
(kamu denetçiliği gibi) olarak ifade edilebilir.
Devlet gücünün sınırlandırılması
Devlet gücünün, bireylere karşı bir sınırı olmalıdır. Aksi halde bu dev
gücün karşısında durulamaz. Anayasa, siyasi iktidarın sınırlanmasını gösteren
bir belgedir; sınır yoksa özgürlük de yoktur. Bu sınırlama iki tür olabilir;
Birincisi, hukuk dışındaki sınırlayıcı faktörlerdir. Adalet duygusu, sosyal
dayanışma ve hakkaniyet gibi moral faktörlerle kamu yönetimi sınırlanabilir
ki buna ahlâkî otolimitasyon denir. Bunun yanında doğal insan hakları da
sınırlayıcıdır. Kamuoyunun, devlet iktidarını sınırlamadaki oranı, her zaman
pek önem taşımaz; kalite ve kesafeti daha da önemlidir. Belli zamanlarda, belli
bir sorun karşısında ilgili gruplara egemen olan görüş, kamuoyudur. Ama
kamuoyunun oluşması için, iletişim özgürlüğü gerekmektedir. Kitle iletişim
araçlarının, gerçek peşinde olması şarttır. Çoğulcu yapı da bir başka sınırlayıcıdır.
Siyasi muhalefet ve açık eleştiri yoksa (yani monist rejim varsa) hak ve
özgürlükler korunamayabilir. Devlet, topluluklar (dernekler, vakıflar, partiler,
sendikalar gibi) topluluğudur ama primus inter pares (eşitler arasında birinci)
dir. Çoğulcu yapı, devletin bireyleri ezmesine karşı bir güvencedir. Modern
hukukta demokrasi sayı hesabı değil, belli ilkelere göre davranmaktır. Demokrasi
resmi bir ideolojiyi gerçekleştiremez. Çatışmaların özgürlükçü yollarla çözümü
esastır; demokrasi, çoğulculuk içinde diyalogculuktur. Devlet, hukuk dışı olan
bu faktörlerle sınırlanabilir.
İkincisi, Devletin hukukla sınırlandırılmasıdır. Seçimler, Anayasa, kuvvetler
ayrılığı, Meclis, yüksek yargı organları ve referandum gibi kurumlar devlet
gücünü sınırlar. Anayasa hukuku, bu anlamda özgürlüğün tekniğidir. Devlet
bu sınırları kendi yapısını alt üst etmeden aşamaz. Devlet gücünün sınırlandırılması
için sıkı bir denetim şarttır; Devlet iyi denetlenmelidir.


Devlet gücünün denetlenmesi
Kamu gücünün denetimi yedi şekilde yapılabilir; Birincisi, yargı yoluyla
denetimdir. Anayasa’nın 125 nci maddesinde de açıkça belirtildiği gibi idarenin
tüm eylem ve işlemleri yargı denetimine tabidir. Türkiye’de dört tür yargı
denetimi vardır; adli yargı (hukuk ve ceza), idari yargı, askeri yargı ve anayasa
yargısı. Anayasa yargısı da soyut norm denetimi, somut norm denetimi ve bireysel
başvuru şeklinde üçe ayrılabilir. Burada bu sonuncusu üzerinde durulacaktır.
İkinci tür denetim, idari denetimdir. İdare kendi iç denetim yolları ile (teftiş
vs) personelinin eylem ve işlemlerini kendi içerisinde kurduğu mekanizmalarla
denetlemektedir. Ayrıca Devlet Denetleme Kurulu, Danıştay ve Sayıştay da
denetleyici organlardır. Üçüncü tür denetim, parlamento denetimidir (siyasi
denetim). TBMM’de Soru, Gensoru, Genel Görüşme, Meclis Araştırması, Meclis
Soruşturması gibi denetimler yanında ayrıca TBMM Dilekçe Komisyonu,
TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun çalışmaları önemlidir. Parlamento halk
adına idareyi denetlemektedir. Dördüncü denetim türü basının denetimidir.
Medyanın idareyi denetlemesi çağdaş demokrasilerde önem taşımaktadır.
ABD’de FCC (Federal Communications Commission), Fransa’da CSA (Conseil
Superior de I’Audovisuel) gibi düzenleyici otoritelerin de varlığıyla demokratik
ülkelerde basın hürdür, sansür edilemez. Basın, idarenin yanlışlarını dile getirebilir.
Ama bununla birlikte basın taraf tutabilir; iktidarın veya muhalefetin
kontrolünde olabilir. İktidar rakamları hep lehinde gösterebilir; muhalefet ise
ülkenin kaos ve istikrarsızlık içerisinde olduğunu iddia edebilir. Basın patronları,
kendi siyasi görüşleri doğrultusunda bilmemizi istedikleri bilgileri bize gösterebilir.
Medya patronlarının kişisel, siyasal ve iktisadi çıkarları ön planda olabilir.
Basın sürekli olarak kendi yararları doğrultusunda sahip olduğu internet, TV,
radyo ve yazılı basın ile haber üretebilir. Karalama yapabilir, yanlış ve yanıltıcı
bilgi yayabilir. Basın olaylara reyting açısından yaklaşabilir; medya birçok konuda
yeterli bilgiye sahip olmayabilir. Güçlü baskı grupları devleti kontrol altına
almaya çalışabilir. Birey medyanın saldırıları karşısında çoğu kez savunmasız
kalmaktadır. Bu durum, basının devleti tek başına denetiminin yeterli olmadığını
göstermektedir. Beşinci tür denetim, kamuoyunun denetimidir. Halk idarenin
hatalarını kendi gücü ile denetleyebilir. Sivil toplum kuruluşlarının ve bireyin
bilgi edinme hakkı ile idarenin denetimi de önem taşımaktadır. Altıncısı, uluslararası
denetimdir. Uluslararası anlaşmalarla, Birleşmiş Milletler (BM) İşkenceyi
Önleme Komitesi ve Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesine, ülkemiz
cezaevlerinde denetim yapmaları yetkisi tanınmıştır. Yine AİHS’nin bir yasa ile
kabulü, AİHM’ne başvuru ve yargı yetkisinin tanınması da uluslararası insan
hakları denetiminin kabulü anlamına gelir. AGİT belgeleri ve diğer uluslar

arası anlaşmalar da burada belirtilebilir. Yedinci tür denetim ise bu yazıda söz
konusu olan kamu denetçiliğinin denetimidir.
Bu denetim türlerinin analizi aşağıda yapılacaktır.
Devlet gücünün yargı yoluyla denetimi, idari denetim, parlamento denetimi
(siyasi denetim), basının denetimi, kamuoyu denetimi ve uluslar arası
denetim yolu ile idarenin denetlenmesi yeterli olmayabilir, bu nedenle kamu
denetçiliği ve bireysel başvuru denetimine de ihtiyaç vardır. Bireysel başvuru
ve kamu denetçiliği diğer denetim türlerinden farklı bir türü teşkil etmektedir
ama diğer denetim türlerine bir alternatif de değildir (Fendoğlu, 2010: 4 vd.).
Mevcut yargı denetiminin aksayan yönleri
Türkiye’de mevcut yargısal denetim sınırlı, geç işlemekte ve etkisizdir.
Yönetim-birey ilişkilerinde karşılaşılan uyuşmazlıkların etkin ve hızlı bir şekilde
çözümü amacıyla yargının zaman alıcı işlemesi gerçeği karşısında, yönetimi
mevcut yargı sistemi dışında denetleyen ama yönetime de bağlı olmayan denetim
sistemlerinin Türkiye’de kurulması gereklidir. İdarenin yargısal denetimi,
hukuk devletinin en büyük güvencesi olmasına rağmen, her zaman, vatandaşları
tatmin edici sonuçlar doğuramamıştır. Bu yeni kurumlar, Türkiye’de çalışmaya
başladığı zaman, her şeyden önce idare ile vatandaşların ilişkilerinde diyalog
sağlanmış olacak, böylece idarenin yürüttüğü kamu hizmetlerindeki kalite
yükselecektir. İdare ile vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıkların bir bölümü,
böylece ortadan kalkacağı için; yargının yükü hafifleyecek, yargının görevini
daha verimli biçimde yürütmesi sağlanmış olacaktır. Yargı denetiminin ağır
işlemesi, formalitelerinin çokluğu ve pahalı olması, sadece hukuka uygunlukla
sınırlı kalması gibi sebeplerle her zaman uygun bir başvuru yolu olamamaktadır.
Katı usul ve kurallara göre hareket eden ve genelde paralı olan yargısal sistemin
hantallığı ve uluslararası gelişmelere hızlı yanıt verememesi bazı önlemlerin
alınmasını gerektirmektedir.
Yargı sistemi büyük avantajlarına rağmen pahalıdır; geç işler; yavaştır; aynı
konuda hukukçular bile ihtilafa düşebilir; biçimseldir; karmaşıktır; masraflıdır;
posta geç işleyebilir; postada evrak kaybolabilir; aşırı iş yükü vardır; adalet
geç gelir; gereksiz sertlik ve terslikler olabilir; bilirkişi ücreti can yakabilir. Bu
nedenlerle kamu denetçiliği ve bireysel başvuru gerekli görülmelidir.
İdari denetimin eksik yönleri
İdarede birimlerin kalabalık oluşu nedeniyle, üst yönetici, personeli tanımakta
zorluk çekmektedir. Hiyerarşi denetimi yeterli olmayabilir. Yönetici bir
açıdan kendi eksiğini göstereceği için astının hatasını görmeyebilir. Yönetici
sevilen biri olmak istediği için soruşturma açmak istemeyebilir. Bazen da


kurum ile yönetici özdeşleşir ve yeniliklere karşı “kapalı kutu” oluşabilir. Kaldı
ki, Türkiye’de idari denetim kurumlarının da yükünün hafifletilmesi gerekir.
Birbirinden kopuk, denetim yetkisi bulunmayan, yaptığı iş konusunda bilgi
birikimi bulunmayan idarelere karşın, kamunun iki yakasını bir araya getiren
kamu denetçiliği ve bireysel başvuru kurumlarına ihtiyaç olacağı açıktır. İdare
kendi yaptığı denetimde taraflı davranıyor olabilir. Halkla ilişkiler birimleri,
genelde, Türkiye’de, biri biriyle irtibatı olmayan bir yapıda olduklarından dolayı
da bireysel başvuruya ve kamu denetçiliğine ihtiyaç vardır. Bir işlem kanuna
uygun olsa da haksız olabilir veya kamu denetçisi yerinde bulmayabilir. İdarenin
iç denetimi, hiyerarşi yapı ve dayanışma duyguları gibi sebeplerle, vatandaş için
bir güvence olmaktan uzaklaşmış olabilir. Geniş soruşturma yetkisi olan kamu
denetçisi, yönetim mekanizmasının sapmalarına karşı, gerçeğin olduğu gibi
ortaya çıkarılmasına ve sıradan bir yurttaşın sahip olmadığı, idari işlemlerin
gerçek tarafının öğrenilmesine imkân vermektedir (Wieslander, 2005: 1 vd.).
Bazı durumlarda kamu denetçileri tüm çabalarına karşın bazı işlemleri
hakkaniyetli bir hale getiremezler. Bu durumda kamu denetçisi için yapılacak
şey, parlamentoya o konunun düzeltilmesiyle ilgili öneriler sunmaktır. Kamu
denetçisinin temel işlevi, yönetimin yurttaşlarla ilişkilerindeki eksik ve yanlışları
ortaya koymak, yönetimin yurttaşa karşı olan kararlarını düzeltmemesi halinde
de bunu Parlamentoya bildirmektir. Ombudsman genel olarak Meclise karşı
sorumludur (Wieslander, 2005: 72). Bu Kuruma verilen en geniş yetkinin
Dünyadaki örneği, İsveç Parlamento Ombudsmanıdır (theioi.org, 2012).
Ombudsman, ordu ve adliyeyi de denetler. İsveç’te Parlamento ombudsmanı
olarak dört kişi seçilir, bunlardan birincisi başombudsmandır (The Constitution
of Sweden: md. 46).
Parlamento denetiminin eksik yönleri
Parti içi disiplini ile parlamenter sistemdeki yasamanın yürütme ile fiilen
bütünleşmesi sebebiyle Parlamento denetimi de kimi zaman fonksiyonsuz
kalmaktadır. TBMM İnsan Hakları Komisyonu, Dilekçe Komisyonu ve bazı
kurumlar da ombudsmanın işlevlerinden bazılarını yerine getirmektedir ama
bunlara dayanarak, “bizde zaten kamu denetçiliği kurumu var” demek aldatmaca
olur. Buna benzer kurum ve kurullar başka ülkelerde de vardır ama
onların yanında ayrıca adı ombudsman veya benzeri bir kavramla ifade edilen
bazı kurumlar bulunmaktadır. Kaldı ki, TBMM Dilekçe Komisyonu ve
TBMM İnsan Hakları Komisyonu’nun bu kadar çok dilekçeyi çok az personelle
cevaplamaları zordur. Ayrıca Milletvekillerinin başta yasama çalışmaları olmak
üzere başka görevleri de bulunmaktadır. Düşünülebilir ki, milletvekillerinin
bir sonraki seçimde koltuklarını garantilemek için kendi partilerine aykırı bir
işlem yapmaları zor olabilir; ayrıca TBMM İç Tüzüğü’nün, 105 nci maddesine

göre, devlet sırrı ve ticari sırları da araştıramazlar. Belirtilen nedenlerle bireysel
başvuruya ve kamu denetçisine ihtiyaç vardır.
Kamu denetçiliği, halk adına denetim yapan, halkla ilişkileri sağlayan, diğer
kurumların denetleme yükünü azaltan, eksiğini tamamlayan, parasız, süratli,
verimliliği, demokrasiyi, hukuk devleti anlayışını artıran, idarenin yasalara uygun
çalışıp-çalışmadığını denetleyen bir kurumdur. Kamu denetçisi, çalışmalarının
sonuçlarını yıllık ve ara raporlar halinde parlamentoya sunacak, gerektiğinde
görev alanına giren konularla ilgili olarak parlamentoda açıklamalar yapması
için kendisine söz verilecektir. Kamu denetçiliği kuvvetler ayrılığı prensibine de
ters olmayıp, idarenin bütünlüğü ilkesine de aykırı değildir. İnsan haklarının
korunması ve geliştirilmesi, günümüzde insanlığın ortak ülküsü durumuna
yükselmiştir. İnsan hakları, modernleşmenin getirdiği risklere karşı bir sigorta
görevi yaparak hukuk düzeninin korunmasına önemli katkılar sağlayacaktır.
Tüm bu gelişmelerden anlaşılacağı üzere neticesinde insan hakları kavramı,
yerel ve evrensel düzeyde gündemdeki yerini korumaktadır. Yargı yoluyla denetim,
idari denetim, parlamento denetimi (siyasi denetim), basının denetimi,
kamuoyu denetimi ve uluslar arası denetim yolu ile idarenin denetlenmesi
yeterli görülmediği için kamu denetçiliği ve bireysel başvuru denetimine ihtiyaç
duyulmuştur.
Mevcut insan hakları mekanizması
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusunda sürekliliği sağlamak
ve gerekli önlemleri almak üzere 5 Ekim 2000’de çıkartılan bir Kanun Hükmünde
Kararname ile İnsan Hakları Başkanlığı kurulmuş, bu kararnamenin iptal
edilmesi üzerine 21 Nisan 2001 tarih ve 24380 sayı Resmi Gazete’de yayınlanan
4643 sayılı yasa ile İnsan Hakları Başkanlığı yeniden ihdas edilmiştir. İnsan
Hakları Başkanlığı daha sonra Paris Prensiplerine uygun olarak 2012 yılında
Türkiye İnsan Hakları Kurumu’na dönüşmüştür.[8]
Önceleri insan haklarının korunması çabalarında en büyük tehdidin
yürütme organından geldiği düşüncesinden hareketle yürütmenin gücünün
sınırlandırılması yoluna gidilmişti. Yasama organlarının da kimi zaman insan
hakları üzerinde tehdit unsuru olabileceğinin görülmesi üzerine yasama işlemlerinin
yargı denetimine tabi tutulması öngörülerek anayasa yargısı (soyut norm
denetimi ve somut norm denetimi) ihdas edilmiş ve temel hak ve özgürlüklerin
korunması geniş ölçüde yargıya havale edilmişti. Ama tarihsel süreç, bu iki
[8] Türkiye İnsan Hakları Kurumu için bkz. Resmi Gazete, 30. 06. 2012, Sayı, 28339,
Kabul Tarihi, 21. 6. 2012, Kanun No. 6332. Ulusal kurum tanımının belirsizliği ve Paris
Prensiplerinin geniş yorumlanması tartışmalara neden olmaktadır; bkz. Ankara Üniversitesi
Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi, İnsan Hakları Ulusal Kurumları: Dünya
ve Türkiye, Uluslararası Konferans, 5-6 Aralık 2005, Ankara, 2005.

yönteme rağmen yargı organlarının da hak ihlalleri yapabileceğini göstermiştir.
Diğer taraftan, insan haklarının korunmasının sadece koruma mekanizmaları
ile sağlanamayacağı görülmüştür.
İnsan hakları konusu, günümüzde uzmanlık alanı haline gelmiş, hakların
korunması ve geliştirilmesinde bilgilendirme, bilinçlendirme ve eğitim faaliyetlerinin
önemi anlaşılmıştır. İnsan haklarına yönelik tehditlerin genişliği,
değişik koruma yollarının aranmasını yoğunlaştırmıştır. İkinci Dünya Savaşı
sonrasında, görevi münhasıran insan haklarını korumak olan uzman kamu
kuruluşlarının oluşturulması yaygınlık kazanmıştır.
Avrupa Konseyi tarafından 1982 de İtalya-Sienne’de yapılan bir toplantıda
tüm üyelerin ombudsmanlığı araştırmaları konusunda tavsiyede bulunulmuştur.
Avrupa Birliğine ombudsmanlık kurumunun kurulması Maastrich
Anlaşması’nin 138/E maddesiyle ile kararlaştırılmış, ilk Avrupa Birliği
Ombudsmanı 1994 yılında atanmıştır. 2004 tarihli “Avrupa İçin Bir Anayasa
Oluşturan Antlaşma”nın “Temel Haklar ve Birlik Vatandaşlığı” bölümüne
Avrupa Ombudsmanına yapılabilecek başvurunun yöntemi açıkça yazılmıştır.
Avrupa Ombudsmanı Avrupa Parlamentosu tarafından atanmaktadır (www.
ombudsman.europa). Tüm dünyada yaygınlaşan bu kurum ABD’de de oldukça
yaygın olup, yerel, bölgesel ve federal düzeydeki ABD ombudsnmanlarını bir
araya getiren ABD Ombudsmanlar Birliği (The United States Ombudsman
Association, 1977 senesinde kurulmuştur. Yasama ve yürütme tarafından seçilen
ABD ombudsmanlık sistemine göre, ombudsmanlık bir kanun ile kurulur, tüm
soruşturma yetkileriyle donatılır ve her tür dosyaya girme hakkı vardır (www.
usombudsman.org).
Bireysel başvuru ve ombudsmanlık kavramının yaygın hale gelişi, İkinci
Dünya Savaşı sonrasına ve Birleşmiş Milletler teşkilatının kuruluş çalışmalarına
kadar gitmektedir. Bununla birlikte, bu kurumlar 1970’ler ve özellikle de
soğuk savaşın sona erdiği 1990’lardan sonra daha da yaygınlaşmaya başlamıştır.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20.12.1993 tarihinde kabul ettiği 48/134
sayılı Kararın ekinde, “Paris Prensipleri” olarak da bilinen ilkeleri yayımlamıştır
(ohchr.org.parisprinciples.htm, 2012). Ulusal insan hakları kurumlarına ilişkin
temel standartları ve genel çerçeveyi belirleyen Paris Prensiplerine göre, insan
hakları kurumları asgari kanun değerinde bir resmi işlemle kurulmalı ve mümkün
olduğunca geniş yetki ve görevlerle donatılmalıdır. Bu Kurumlar özellikle
insan hakları alanında incelemeler, araştırmalar yapma, raporlar hazırlama,
görüş bildirme, tavsiye ve önerilerde bulunma, bilgilendirme, bilinçlendirme ve
eğitim faaliyetlerini gerçekleştirme konularında görevlendirilmelidirler. Bunlara
ek olarak bu kurumlara insan hakları ihlali iddialarına ilişkin başvuruları alma,
inceleme görev ve yetkisi de verilebilir. Bu kurumlarda, insan haklarının korunması
ve geliştirilmesi alanında faaliyet gösteren sosyal ve sivil toplum güçlerinin

çoğulcu temsiline imkân tanınmalıdır. Bu kurumlar, görevlerini bağımsız bir
şekilde yerine getirebilmeleri için yeterli mali kaynaklara ve personele sahip
kılınmalıdır. İnsan hakları kurumlarına ilişkin Birleşmiş Milletler kararı, tavsiye
niteliği taşımakta ve bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Bununla birlikte birçok
uluslararası sözleşme başta olmak üzere çeşitli uluslararası belgelerde giderek
artan bir sıklıkla bu ilkelere atıfta bulunulmaktadır. İşkenceye karşı Birleşmiş
Milletler sözleşmesinin ihtiyari protokolü (OPCAT) (ohchr.org.opcat,2012)
ve Avrupa Birliğinin 2000/43/EC sayılı Irk Eşitliği Direktifi, (eur-lex.europe.
eu, 2012) bu belgelere verilecek örnekler arasındadır. Paris Prensipleri, insan
hakları ulusal kurumlarına ilişkin genel ilkeleri belirlemekle birlikte bu konuda
ülkelere belirli bir model önermemekte, bu ilkeler doğrultusunda ulusal düzeyde
kendi ihtiyaçlarına en uygun çerçeveyi seçmenin her devletin kendi hakkı
olduğunu tanımaktadır.
Türkiye’de görünümde yaygın bir insan hakları kurumsallaşmasının varlığına
rağmen Paris Prensiplerine uygun bir yapılanma eksikliği, AB ilerleme raporları
başta olmak üzere uluslararası düzeyde, var olan kurumların etkin olmadıkları
iddialarıyla birlikte eleştiri konusu yapılmıştır.
İnsan haklarının hangi yöntem ve mekanizmalarla korunabileceği de insan
haklarının içeriği kadar önem taşımaktadır. İnsan hakları alanında ulaşılan
evrensel standartların risklere karşı korunmak amacıyla yeni mekanizmalar
kurmaya yönelik çabalar yoğunluk kazanmış, Avrupa Birliği’ne girebilmenin
temel koşullarını ifade eden Kopenhag siyasi kriterlerinde, “insan haklarını
güvence altına alan istikrarlı kurumların varlığı” sürekli vurgulanmıştır. Bütün
bu yapılanmalara rağmen sorun çözülememiş, yargı yoluyla denetim, idari
denetim, parlamento denetimi (siyasi denetim), basının denetimi, kamuoyu
denetimi ve uluslar arası denetim yolu ile idarenin denetlenmesi yeterli görülmemiş,
ombudsman ve bireysel başvuru denetimi kabul edilmiştir.
Aslında Dünyada insan hakları uygulamalarının düzenli olarak yürüdüğünü
söylemek çok zordur. Irak, Suriye, Afganistan gibi çoğu Ortadoğu ülkelerinde
insan hakları ihlalleri devam etmekte, BM İnsan Hakları Komiserliği ve diğer
birimler çaresiz kalmaktadır. Bu nedenle insan haklarında en önemli konulardan
biri, “çifte standart” sorunudur. BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı kararların
veto edilmesinde bu çifte standart açıkça görülmektedir.
İnsan hakları kurumlarının yetersizliği
Günümüzde siyaset ve bürokrasi hayatının karışıklığı, bireyin bundan
yararlanmasını en aza indirmektedir. Hukuk devleti idealine ulaşmakta temel
hak ve özgürlüklerin korunması ve yönetimin hukuka bağlılığının sağlanması
adına bireysel başvuru ve ombudsmanlık kurumları, dünyada başarılı bir
uygulama oluşturmaktadır. 20 inci yüzyılın ikinci yarısında, gelişmiş ülkelerde

olduğu kadar, gelişmekte olan ülkelerde de, hukuk devletinin güçlendirilmesi
ve demokratikleşmenin bir elemanı olarak görülen ombudsmanlık büyük bir
hızla yayılmıştır (Spanou, 2009, 110–111). Dünyadaki diğer örnekleri yanında
özellikle İspanya, İsveç, Norveç, Danimarka ve Portekiz Ombudsmanları ve
İrlanda İnsan Hakları Komisyonu gibi kurumlar ülkelerinin siyasal ve hukuksal
sistemlerinde ve insanlarının gönüllerinde çok önemli bir yer ve saygınlık
kazanmışlardır. Bu noktadan hareketle; bu nitelikteki kurumların bir an önce
ve güçlü bir şekilde hayata geçirilmesinin insan hakları sistemine esin kaynağı,
tarihsel bir sorumluluk ve insani görev olduğunu söylemek gerekir.
İkinci dünya savaşı sonrasında demokratik ülkelerde zihniyet değişimi
olmuş, tarafsız, bağımsız, uzman kurumlara ihtiyaç hâsıl olmuştur. Sivil toplum
örgütlerinin birçok konuda yanlı ve güdümlü eğilimleri, kamusal sorumluluğu
bulunan ve bir anlamda “kamu vicdanının” ve “hakkın” savunucusu olan,
tarafsız, bağımsız, uzman kurumların ve bunların faaliyetlerinin önemini
giderek attırmıştır.
Halkla devlet arasında bir iletişim ve güven köprüsü oluşturabilmek için
bireysel başvuru ve ombudsmanlık kurumlarının kurulması ve geliştirilmesi
“demokratik meşruiyet” ve “hukuk devleti” açısından bir zaruret olarak görülmüştür.
Bireysel başvuru ve ombudsmanlık, bürokrasi ve hayatın her alanında
giderek artan etki gücü ile bir leviathana dönüşüm kabiliyeti gösteren modern
devlete karşı bireyi korumak için gerekli olan kuruluşlardır. İdarenin değişim ve
gelişime hızlı cevap verememesi; kendi içerisinde yaptığı denetimde nesnel ve
tarafsız olamaması gibi nedenler yeni kurumlara ihtiyaç göstermektedir. Toplam
kalite yönetimi açısından devletle vatandaş arasında bir hakeme ihtiyaç vardır.
Özellikle Türkiye gibi her şeyi sineye çekmeye alışık insanların çok olduğu
ülkelerde bireysel başvuruya ve ombudsmanlığa ihtiyaç vardır. Devletin âli yararları,
hikmet-i hükümet ve devlet baba kavramlarının olduğu ülkemizde devlet
birimleri belki ilk zamanlar bireysel başvuruya ve ombudsmanlığa direnecektir
ama sonuçta onlar da toplam kaliteyi yakalamak isteyeceklerdir.
Özellikle Batı dünyasından gelen ve Doğu’nun şiddet, korku, militarizm
gibi değerlerle anılmasına karşın (Huntington, 2003: 14, 185), Türkiye, ne
kadar barışçı ve insan haklarına değer verdiğini göstermek zorundadır. Türkiye,
insan hakları konusunda bölgesel ve küresel çapta bir marka olmalıdır.
Halktan kopuk, oyalayıcı, bir ofisten diğerine evrakların gelip-gittiği ama
çözüm yolu bulunmayan yönetim anlayışı terk edilmelidir. İdari işlemle ilgili
belge ve bilginin ombudsman ve Anayasa Mahkemesi tarafından denetim
zorunluluğu yönetime “aleyhteki kararlarını da gerekçeli olarak hazırlama
yükümlülüğü” getirecektir.
Türkiye denetim yetersizliğine, bu tür kurumlarla
“dur” diyebilir.

Kuşkusuz ki kamu denetçisinin kişiliği son derece önemlidir, o, her açıdan
yüksek standartlara sahip olmalıdır. Çünkü gerek ilgileneceği vakaların miktarı ve
içeriği nedeniyle kaldırması gereken ağır iş yükü, gerekse maruz kalacağı politik
ve diğer baskılar nedeniyle, hem hukuka son derece hâkim, kişilik bakımından
olgun, her koşul altında tarafsızlığını muhafaza eden, dürüst, görevine bağlı bir
insan olmalıdır (Le Roux, 2009: 125).
Devletin bireyleri denetlemesi
Devlet kuşkusuz ki sadece kendisini denetlemez, bireyleri de denetler.
Kuşkusuz ki, özgürlük asıl, sınırlama istisnadır anma her özgürlüğün de bir
sınırı vardır. Şayet özgürlükler sınırlanmazsa, gezegenimiz, balıkların dünyası
gibi olur; güçlü zayıfı, büyük küçüğü yer. Bu nedenle, özgürlüğü kısıtlamayan
Anayasa yoktur. Günümüzde mutlak özgürlük ile anarşi aynı anlama geliyor.
Özgürlüğün varlığı bir bakıma, onun sınırıyla belli olur. Nasıl duvarsız bir oda
olmazsa, sınırsız bir özgürlük de olmaz. Her özgürlük mutlaka bir sınırlamayı
gerektirir. Kamu düzeni ile kişi özgürlüğü zıt kavramlardır ama ikisinin de
korunması gerekmektedir.
Hak ve özgürlüklerin kazanılmasında iki yöntemden söz edilir: Birincisi
önleyici sistem (polis rejimi) yani önceden izin alınmadan özgürlüklerin kullanılamaması
rejimidir. İkincisi düzeltici (giderici) sistemdir (hukuk rejimi);
otoriteden izin alınmasına gerek olmayan sistemdir ki Türkiye bu ikinci sistemi
kabul etmiştir.
1982 tarihli Anayasamıza göre, sınırlamanın sınırları vardır. Sınırlama, “Anayasanın
sözüne ve ruhuna uygun olarak” yapılmalıdır, Temel hak ve hürriyetler
ancak “kanunla sınırlanabilir”, sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı olamaz”, “öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz” (madde
13). “Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde” bile, “kişinin
yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse
din, vicdan düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı
suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile
saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” (md. 15). Temel hak ve hürriyetler,
kötüye kullanılamaz; ibadet, dini ayin ve törenler, Anayasaya aykırı olamaz (md.
14). Bilindiği gibi olağanüstü hal ve sıkıyönetim durumlarında, sınırlamanın
boyutları genişler. Ama kuşkusuz ki, sınırlamanın amacı da özgürlüğü sağlamak
olmalıdır. Aslında hukuk hâkimiyeti yoksa özgürlük de yoktur.
Demokratik toplum düzeninin gerekleri özgürlük ve eşitliktir (Turhan,
1991: 422–423); çok partili demokrasilerde bu ilkeye aykırı olunamaz. Aslında
20 inci yüzyılda ideoloji egemenliği daha fazla iken, 21 inci yüzyılda diyalog
anlayışının egemen olacağı sanılmaktadır. Anayasa Mahkemesi, özgürlük ve
eşitlik konusundaki istikrarsız içtihatlarında, demokratik toplum düzeninin

gereklerini, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaması ile açıklamaktadır.[
9] Amaç- sınırlama orantısına “oranlılık ilkesi” denilir. İnsan hakları, ancak
kamu yararı kriteri ile ve usulüne uygun olarak sınırlanabilir (Fendoğlu, 2000,
“Norm Sorunu”: 363–384).
İnsan hakları mekanizmaları ve kamu denetçiliğine ilişkin bu genel değerlendirmelerden
sonra, bireysel başvuru üzerinde durmak istiyoruz. Daha sonra
bu iki kurumu karşılaştıracağız.
II. ANAYASA MAHKEMESİNE BİREYSEL BAŞVURU:
Bireysel başvuru, devletin insan hakları ihlallerini incelemek ve ülkemizin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mahkûmiyetini minimize etmek nedenleriyle
kabul edilmiştir. Aslında Anayasanın temel amacı, devleti sınırlamak,
temel hak ve özgürlükleri korumaktır. Temel hak ve özgürlükler, Devletin ve
Anayasa Mahkemesi’nin doğrudan koruması altındadır. Anayasa yargısının ve
bireysel başvurunun amacı, anayasa düzenini yani temel hak ve özgürlükleri
teminat altına almaktır. Anayasa şikâyeti, diğer Anayasa’ya uygunluk denetimi
usulleriyle karşılaştırıldığında, halkın Anayasa’daki değerleri benimsemesine
daha çok katkı yaptığı söylenebilir (Mellinghof, 2009: 44).
Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla Anayasa Mahkemesine
bireysel başvuru yolu, hukuk devleti ilkesinin daha mükemmel bir biçimde gerçekleştirilmesine
ve bunun en önemli unsurlarından biri olan devlet organlarının
yaptığı temel hak ihlallerine karşı bireyin korunmasına yardımcı olmaktadır
(Karakamisheva, 2011: 5).
Anayasa şikâyeti ile kamu gücünün bir temel hakkı ihlal ettiği iddiasıyla
Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru anlaşılmaktadır. Bunun amacı,
hak ve özgürlüklerin korunmasını olağan kanun yollarının gerçekleştiremediği
durumlarda bunu sağlamaktır. Anayasa şikâyeti, başka yollarla giderilemeyen
temel hak ihlallerini ortadan kaldırmaya yönelik istisnai ve ikincil nitelikte bir
başvuru yoludur. Anayasa şikâyeti ne mevcut kanun yollarının devamı, ne de
hukuk düzeni içinde görülen uygulama hatalarının düzeltilebileceği olağanüstü
kanun yolu değildir. Bu yol, sadece bir temel hak ihlalinin denetlenebileceği
istisnai bir hukuk yolu, olağanüstü bir hukuki çözümdür.
Anayasa şikâyetinin üç işlevi vardır. Birinci işlevi, kişilerin sübjektif haklarını
korumasıdır. İkincisi kararları aracılığıyla kimi anayasal sorunlara açıklık
getirmesi, anayasa düzeninin korunmasına, yorumlanmasına ve geliştirilmesine
katkıda bulunması, objektif Anayasa hukukunun korunmasına hizmet etmesidir.
[9] Anayasa Mahkemesi kararı, E. 1989/1, K. 1989/12, KT: 7 Mart 1989; Resmi Gazete,
Sayı 20216, 5 Temmuz 1989.

Üçüncü işlevi ise yurttaşları, Anayasa hukukunun etkili biçimde uygulanması
yönünde harekete geçirmesidir (Mellinghof, 2009: 33).
Almanya’daki Verfassungsbeschwerde ve İspanya’daki recurso de amparó
usulleri Anayasa şikâyetinin en ünlü örnekleridir. Rusya, Çek Cumhuriyeti,
Slovakya, Slovenya, Makedonya, Hırvatistan, Portekiz, Macaristan ve diğerleri
Anayasa şikâyeti için çeşitli usuller benimsemişlerdir (Paczolay, 2009: 314).
Günümüzde kırktan fazla ülkede bireysel başvuru kabul edilmiştir. Alman
hukuk ailesine tabi olan Almanya, Avusturya, İsviçre; Belçika; İspanya hukuk
ailesine tabi olduğu kabul edilebilen Meksika (1857’de kabul etti), İspanya,
Arjantin, Brezilya, Kolombiya ve diğer Latin Amerika; Rusya, Macaristan,
Hırvatistan, Polonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti gibi doğu Avrupa ülkeleri ve
Güney Kore bireysel başvuruyu uygulamaktadır. Anglo-Amerikan hukukunda
bireysel başvuru kurumu yoksa da, “writ of certiorari, writ of mandamus veya
writ of prohibition” isimli kurum, bireysel başvuru kurumuna benzemektedir
(wikipedia.org, 2012).
Bireysel başvuru, kamu gücünün işlem, eylem veya ihmali nedeniyle temel
hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin iç hukuk yollarını tükettikten sonra[10]
başvurdukları istisnai, olağanüstü ve ikinci nitelikte (tali) bir hak arama yoludur.
İnsan hakları ihlallerinin önlenmesi öncelikle idare ve yargı mercilerine ait olduğu
için bireysel başvuru, ikincildir; bu yol, istinaf veya temyiz yolu da değildir.
Türkiye’nin taraf olmadığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek Protokolleri
ile ilgili konularda bireysel başvuru 6216 sayılı yasanın kapsamı dışındadır.
Kişi, kanun yollarını kullanamamış ise, örneğin dosyasını temyiz etmediği
için karar kesinleşmiş ise, bireysel başvuru yolunu kullanamaz, çünkü bireysel
başvuru ikincil nitelik taşır. İhlale neden olduğu için dava konusu yapılan işlem,
eylem ya da ihmal için kanunda öngörülmüş idari ve yargısal başvuru yollarının
tamamının bireysel başvuru yapılmadan önce tüketilmiş olması şarttır.
Bir ihmalin bireysel başvuruya konu olabilmesi için, iki koşulun birlikte
gerçekleşmiş olması gerekir; birincisi, kamunun işlemde bulunma zorunluluğu
olmalı; ikincisi, kişinin anayasal hakkı ihlal edilmiş olmalıdır. Şayet bireyin
anayasal olan bir hakkı ihlal edilmişse, bireysel başvuru mümkündür. Anayasal
hak ihlal edilmemişse, kamunun işlemde bulunma zorunluluğu olsa da, bireysel
başvuru mümkün değildir.
[10] 1982 Anayasası, 148/3: (Ek fıkra: 12.9.2010–5982/18 md.) metnine uygun olarak kaleme
alınan 6216 sayılı yasanın 45 inci maddesinin birinci fıkrasına göre, “Herkes, Anayasada
güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
(AİHS) ve buna ek Türkiye’nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin
kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir.” Kanun,
haklı olarak ek-protokolleri de bireysel başvuru kapsamına almıştır (Vurgular tarafımca
yapılmıştır).

Avrupa Konseyi ve Venedik Komisyonu, bireysel başvuruyu salık vermiş,
etkili iç hukuk yolları ile dosya sayısının azaltılmasını üyelere önermiştir. 19
Şubat 2010 tarihinde Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, kabul ettiği Interlaken
Deklarasyonu ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini uygulayacak mekanizmaları
en kısa sürede kurma sözünü vermiştir (coe.int, 2012). Venedik Komisyonu da
bireysel başvurunun tanınması gerektiğini vurgulamıştır. Venedik Komisyonu,
ayrıca 6216 sayılı yasanın Avrupa Standartlarına uygun olduğunu belirtmiştir
(venice.coe.int, 2012; Sağlam-Ekinci, 2012:11).
Bireysel başvuru konusunda Dünyadaki en başarılı uygulama Almanya’da
görülmektedir.[11] Almanya 1951 tarihinde kanunla, 1969 tarihinde ise 1949
tarihli Bonn Anayasasında değişiklik yaparak anayasa şikâyeti kurumunu kabul
etmiştir. Almanya uygulaması hakkında şunlar söylenebilir; vatandaş olmayanlar
bireysel başvuruya sınırlı olarak başvurabilir. Kişinin dava ehliyeti olmalıdır; süre
1 aydır; tüm yargı yolları tüketilmiş olacak, ilk incelemeyi 3 üyeden oluşan daire
yapacaktır. Şayet dava red edilirse, buna karşı itiraz kabil değildir, karar kesindir.
Alman Federal Anayasa Mahkemesi’ne yapılan Anayasa şikayeti başvurusu
sayısı yılda ortalama olarak 6000’in üzerindedir (Mellinghof, 2009:32). Federal
Anayasa Mahkemesi’ne 1951’den bugüne kadar 170 bin şikâyet gelmiştir ki
bu, Alman Anayasa Mahkemesine gelen tüm dosyaların % 96’sıdır. Almanya’da
bireysel başvuru konuları önemli toplumsal sorunlardır. Almanya’da bireysel
başvuru yapılan kürtaj, vicdani red, ortam dinleme, kamu okullarında türban,
üniversiteye giriş sistemi, sigara yasağı, nükleer enerji gibi konularda Anayasa
Mahkemesi karar vermektedir (Mellinghof, 2009:32). 11 Eylül 2001 tarihinde
ikiz kule saldırısı gibi bir saldırı Almanya’da olabilirse “Alman Hava Kuvvetleri,
bu uçağı vurabilir mi” şeklindeki bireysel başvuru davasına, Alman Anayasa
Mahkemesi, “hayır” kararını vermiştir (Uzun, 2012: 9).
Bireysel başvuru, 12 Eylül 2010 tarihli halk oylaması sonucunda mevzuatımıza
girmiştir. 1982 Anayasasının 148 inci maddesinin gerekçesinde, kanunun
amacının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bulunan Türkiye’ye ait ihlal
dosyalarının azalması olduğu belirtilmiştir. Bireysel başvurunun olmadığı
İngiltere’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, Almanya’ya göre, daha
çok dosyasının olduğu görülmektedir. Bireysel başvurunun olduğu Almanya,
İngiltere’ye nisbeten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, daha az mahkûm
olmaktadır. Türkiye’de bireysel başvuru hakkı 24 Eylül 2012 günü fiilen başlamıştır.
Konu, Türkiye’de 2004 den beri tartışılmakta olup, Yargıtay ve Danıştay
[11] Federal Alman Anayasa Hukuku için bkz. http://staatsrecht.honikel.de/en/(27.9.2012).
Anayasal şikâyet için bk. http://www.godlikeproductions.com/forum1/message1977898/
pg1; Rudolf Mellinghof, Federal Almanya Cumhuriyeti’nde Anayasa Şikayeti, Anayasa
Yargısı 26 (2009), ss. 32-44, http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/
RudolfMellinghof.pdf (19. 10. 2012)

gibi Yüksek Mahkemeler, yetkilerine müdahale edildiğini belirtmektedirler. Anayasa
yargısı, “kanunların Anayasaya uygunluğunun denetiminden” “kanunların
uygulanmasının denetimine” doğru bir eğilim içerisindedir. Anayasa yargısı
yasamanın denetlenmesiyle yetinmeyip yargının da denetlenmesine yönelmektedir
(Paczolay, 2009: 314). Bununla birlikte bireysel başvuru, sadece insan
hakları konularında bir çalışma olup, bir üstünlük değil iş bölümü sayılmalıdır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerine bir açıdan Anayasa Mahkemesi’nin
geçmesi ile Anayasa Mahkemesi’nin üst duruma gelmeyeceği, nitekim Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bir üst mahkeme olmadığı bellidir. Ayrıca
“yaşayan kanun” kavramı Anayasa Mahkemesi’ne normların genel mahkemelerce
doğru yorumlanıp yorumlanmadığını denetleme yetkisi vermez. Aksi halde bu
denetim, Anayasa Mahkemesi’ni Süper Yargıtay haline getirir. Kanunların nasıl
anlaşılması gerektiği konusunda içtihat oluşturmak, Anayasa Mahkemesi’nin
görevi değildir. Anayasa Mahkemesi, yasalara, genel mahkemelerin verdiği
anlamı kabul etmek durumundadır. Ancak bir kanunun genel mahkemelerin
kabul ettiği anlamıyla Anayasaya uygun olup olmadığına karar verme yetkisi
Anayasa Mahkemesi’ne aittir (Paczolay, 2009: 319). Esasen Anayasanın 2 inci
ve 5 inci maddeleri ise bu konuda Devlete görev yüklemektedir.
Anayasa Mahkemesi, ilk derece mahkemelerinin yorumda hata yapıp
yapmadıkları ile ilgilenmez; temyiz incelemesi yapmaz, sadece insan hakları
incelemesi yapar. Usul sorunları ile ilgilenmez, çünkü bireysel başvuru yolu,
istinaf veya temyiz yolu değildir. Anayasa Mahkemesi, olaya sadece anayasa
hukuku açısından bakar.
Bireysel başvuru hakkı 1961 Anayasasının hazırlık aşamasında tartışılmış
ama her nedense kabul edilmemiş, 1982 Anayasasının hazırlık aşamasında ise
bu konu tartışılmamıştır. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) 2000
tarihli anayasa önerisinde bireysel başvuru hakkı (TOBB Anayasa önerisi, 2000,
md. 152/a) önerilmiştir. Türkiye Barolar Birliği’nin 2001 tarihli Anayasa Önerisi
ise, bu konuda TOBB önerisinin aynısıdır (TBB Anayasa Önerisi, md. 165).
Türkiye’de Bireysel başvurunun koşulları
Bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi’nin internet sitesindeki formu doldurularak
veya ayrı bir dilekçe ile verilebilir. Dilekçe tam ve okunaklı olarak
doldurulur ve imzalanır. Türkiye’de daha ileri bir tarihte e-maillerin güvenilir
olması, elektronik imza imkânı bulunması durumunda bu tür başvurular
da dikkate alınabilir ama şu an bu durum mevzuatımıza uygun değildir. Bu
nedenle mektup, telgraf veya e-mail ile başvuru yapılamaz. Şayet dava vekille
temsil olunacaksa, bu durumda dilekçeyi avukat imzalamalıdır. Başvuru formu
toplamda ekleri hariç 10 sayfayı geçemeyecektir. Başvuru formu www.anayasa.
gov.tr adresinden temin edilmektedir. Başvuru dilekçesinde kimlik ve adres

bilgileri, ihlal edilen hak, dayanılan anayasa hükümleri, tüketilen iç hukuk
yolları, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarih, uğranılan zarar
varsa miktarı, deliller, işlem veya kararın aslı veya örneği, başvuru harcı makbuzu
eklenmelidir. Ödeme gücü olmayan kişi mahkemeden adli yardım talebinde
bulunabilir. Bu durumda kişi, elindeki yoksulluk belgelerini Anayasa
Mahkemesi’ne ibraz etmelidir. Bireysel başvurunun yapılması, başvuru konusu
olan işlemin icrasını durdurmaz.
Bireysel başvuruyu uygulayacak olan Türk Anayasa Mahkemesi, Genel
Kurul, iki Bölüm ve altı adet komisyondan oluşmakta, toplam 17 üyesi bulunmaktadır.
Toplantı yeter sayısı, başkan artı on iki üyedir. Karar yeter sayısı, kural
olarak salt çoğunluktur. Bölümler, başkan vekili artı yedi üyeden oluşmaktadır.
Bölümlerde toplantı yeter sayısı, başkan vekili artı dört üye olup, karar yeter
sayısı salt çoğunluktan oluşmaktadır. Komisyonlar ise iki üyeden oluşmakta
olup, toplantı ve karar yeter sayısı aynıdır: İki üye yani oy birliği.
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun bireysel başvuru konusunda görevi
yoktur. Genel Kurulun bireysel başvurudaki tek yetkisi Bölümler arasında
içtihat farkı oluşursa, bunu karara bağlamaktır. Şayet komisyonlar arasında
içtihat farklılıkları doğarsa, bağlı oldukları bölümler; bölümler arasındaki içtihat
farklılıkları olursa, bunu Genel Kurul karara bağlar.
Raportörler, Komisyon ve Bölümlerde karar taslağı hazırlar ve toplantılara,
görüşmelere katılırlar; gerekli tebligatları, yazışmaları yaparlar, takip ederler;
gerektiğinde tanık veya uzman dinleme gibi yetkiler verilebilir (Sağlam-Ekinci,
2012: 16).
Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar.
Hiçbir organ, Anayasa Mahkemesi kararına karşı direnemez. Buna aykırı hareket
edilmesi halinde bir hak kaybına neden olacağı için birey, yeniden Anayasa
Mahkemesi’ne başvurabilir.
Hiçbir yargı kuruluşuna haklı gerekçelerle dava açmamış kişiler Anayasa
Mahkemesi’ne başvuru yapabilmelidir. Örneğin, faili meçhul davalarında,
haklı gerekçelerle dava açamamış kişiler bireysel başvuruda bulunabilmelidir.
Bireysel başvurunun yöntemi
Bireysel başvuru formları, 6216 sayılı Kanuna uygun olarak doğrudan ya
da mahkemeler veya yurt dışı temsilcilikler vasıtasıyla “resmi dilde” doldurulacaktır;
başvuru sahiplerine kısa mesajla bilgilendirme yapılacaktır. Anayasa
Mahkemesi’nde bu işlemleri takip etmek üzere “Bireysel Başvuru Bürosu”
kurulmuştur.
Anayasanın yargı dışı bıraktığı Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler;
Yüksek Askeri Şura’nın ilişik kesme kararı dışındaki kararları; Hâkimler ve
Savcılar Yüksek Kurulu’nun ihraç dışındaki kararları ve Yüksek Seçim Kurulu

Kararı kararları aleyhine başvuru yapılamaz. Keza, TBMM tarafından yapılan
yasama işlemleri (kanun, içtüzük) ile düzenleyici idari işlemler (tüzük, yönetmelik
gibi) aleyhine doğrudan bireysel başvuru yapılamayacağı gibi Anayasa
Mahkemesi kararları bireysel başvurunun konusu olamaz. Ama kişiye karşı bir
ihlalden söz edilirse, bireysel başvuru mümkündür. Alman Federal Anayasa
Mahkemesi’nin kararlarına göre de, yurttaşlara yükümlülük getiren bir işleme
dayanak teşkil eden kanunun Anayasa’ya aykırı olması halinde, söz konusu
kanun hükmünün davaya konu edilen temel hakkı ihlal ettiği ya da genel olarak
eylem özgürlüğünü ihlal ettiği kabul edilmektedir (Mellinghof, 2009: 38).
Açıkça dayanaktan yoksun olan bir iddianın dava konusu yapılamayacağı açıktır.
İnsan haklarını koruma görevi, asıl olarak genel mahkemelerde olduğu için,
başvuru, anayasal açıdan önem taşımalıdır. Almanya ve İspanya gibi ülkeler,
bunu kriter olarak kabul etmişlerdir. Bu kriter, anayasa mahkemelerinin iş yükü
altında boğulmaması için getirilmiştir.
Başvuru, güncel ve kişisel bir hakkın doğrudan etkilenmiş olması nedeniyle
yapılmalıdır. Başvurucu önemli bir zarara uğramamışsa veya başvuru insan
hakları açısından önem taşımıyorsa başvurular incelenmez. Yabancılar, Türk
vatandaşlarına özgü olan konularda bireysel başvuruda bulunamaz (ör. İşkence,
kötü muamele gibi konularda başvuruda bulunabilirler). Kamu tüzel kişileri
bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri sadece tüzel kişiliğe ait
haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilir. Başvuru,
23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlem, eylem ve kararlar aleyhine
yapılabilir.
Bireysel başvuru, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse
ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılmalıdır.
Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı
tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen kanıtlarla birlikte
başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp
görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder Başvuru yapanın mazereti
varsa (mücbir neden, ağır hastalık gibi) belgesini dilekçeye eklemesi gerekir.
Belgeler, başvuranın elinde olmayıp da, herhangi bir devlet kurumunda ise,
mahkemeden bunun celbi talep edilir. Mahkeme bu tür bir belgeyi resen de
getirtilebilir. Başvuru belgelerinde değişiklik olursa, başvuru sahibi, bu durum
en kısa zamanda Mahkemeye bildirmelidir. Başvuru sahibi kimliğini gizleyemez
ama bilgilerinin kamu ile paylaşılmamasını Anayasa Mahkemesi’nden isteyebilir.
Başvuru dosyasında herhangi bir eksiklik bulunması hâlinde, Mahkeme
eksikliğin giderilmesi için başvurucuya onbeş günü geçmemek üzere süre verilir.
Geçerli mazereti olmaksızın bu sürede eksikliğin tamamlanmaması durumunda
başvurunun reddine karar verilir.

Kabul edilebilirlik incelemesi
İlk inceleme, evrak üzerinden esasa girilmeden yapılır. Şayet kabul edilemezlik
kararı verilirse, bu karar kesindir ve ilgililere tebliğ edilir. Bu araştırma
esnasında sadece başvuru koşulları incelenir, esasa girilmez. Kabul edilebilirlik
incelemesi komisyonlar tarafından yapılır. Kabul edilebilirlik koşullarını taşımadığına
oy birliği ile karar verilen dosyalar hakkında, kabul edilemezlik kararı
verilir. Oy birliği sağlanamayan dosyalar ise bölümlere gönderilir. İlk inceleme
yani kabul edilebilirlik incelemesi ikişer üyeden oluşan altı ayrı Komisyon
tarafından gerçekleştirilir. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın uygulanması,
yorumlanması, temel hakların kapsamının ve sınırlarının belirlenmesi açısından
önem taşımayan, başvurucunun önemli bir zarara uğramadığı başvurular ve
açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir. Bu
aşamada sadece başvuru evraklarının eksik olup-olmadığı ve dayanağının varlığı
konuları incelenir. Şayet başvuru formunda eksikler varsa ve bunlar süresinde
tamamlanmamışsa başvurunun reddine karar verilir. Buna başvurunun “idari
yönden reddi” denir. İdari yönden red kararına karşı tebliğden sonra 7 gün
içinde Anayasa Mahkemesi’ne itiraz edilebilir. İtiraz, komisyonda kesin olarak
karara bağlanır.
İlk inceleme için dosya, komisyonlara ve daha sonra bölümlere otomatik
olarak dağıtılır. İnceleme kayıt sırasına göre yapılır, acil-önemli konular varsa
(yaşam hakkı gibi) dosyalar öne alınabilir.
Anayasa Mahkemesi, tanık ve bilirkişi dinleyebilir; keşif ve duruşma yapabilir.
Anayasa Mahkemesi’ne ulaşan bilgi-belgeler 15 günde görüşlerini sunması
için başvurucu ile paylaşılır.
Kanunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi benzeri “dostane çözüm”
düzenlenmemiştir. Bununla birlikte şayet, dostane çözüm olursa, davanın
düşmesine karar verilecektir.
Feragat halinde düşme kararı verilebileceği gibi, insan hakları açısından
devam kararı da verilebilir.
Bölümlerin esas hakkında verdiği gerekçeli kararlar ilgililere ve Adalet
Bakanlığına tebliğ edilir ve Mahkemenin internet sayfasında yayımlanır. Komisyon
kararlarından ilkesel önemi olanlar ile bölüm kararlarının tümü Anayasa
Mahkemesi’nin internet sitesinde yayımlanır; bölümlerin ilkesel kararları ise
Resmi Gazete’de yayımlanır. Komisyonlar ve bölümlerin verdiği kararlar kesindir.
İdari yönden red kararlarına karşı 7 gün içerisinde itiraz edilir.
Bireysel başvuru konusu olabilecek bazı haklar şunlardır; yaşam hakkı;
işkence ve kötü muamele yasağı; kölelik ve zorla çalıştırma yasağı; kişi özgürlüğü
ve güvenliği; adil yargılanma hakkı; suç ve cezaların kanuniliği; özel yaşama ve
aile yaşamına saygı, haberleşme özgürlüğüne saygı; düşünce, ifade, din-vicdan

özgürlüğü; örgütlenme ve toplantı özgürlüğü; evlenme, aile kurma hakkı; etkili
başvuru hakkı; ayrımcılık yasağı; mülkiyet hakkı; eğitim ve öğrenim hakkı;
serbest seçim hakkı (Göztepe, 2011: 35).
Yargı’nın her tür eylem, işlem ve ihmali dava konusu yapılabilir. Anayasa
Mahkemesine bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem
ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenen kişi veya
kişiler tarafından yapılabilir.
Esas hakkındaki inceleme
Kabul edilebilirliğine karar verilen bireysel başvuruların esas incelemesi
bölümler tarafından yapılır. Başkan iş yükünün bölümler arasında dengeli bir
şekilde dağıtılması için gerekli önlemleri alır. İlk incelemenin sonucu olumlu
olursa, iki ayrı Bölüm, Başkanvekilleri başkanlığındaki en az 4 üye ile (toplam
5 kişi) toplanırlar.
Bireysel başvurunun kabul edilebilirliğine karar verilince, başvurunun bir
örneği bilgi için Adalet Bakanlığına gönderilir. Adalet Bakanlığı gerekli gördüğünde
görüşünü yazılı olarak Mahkemeye bildirir. Mahkeme, incelemesini
dosya üzerinden yapabileceği gibi, gerekli görürse duruşma yapılmasına da
karar verebilir. Komisyonlar ve bölümler bireysel başvuruları incelerken bir
temel hakkın ihlal edilip edilmediğine ilişkin olarak her türlü araştırma ve
incelemeyi yapabilir. Gerekli görülen bilgi, belge ve deliller ilgililerden istenir.
Bölümler, esas inceleme yaparken, başvuranın temel haklarının korunması
için zaruri gördükleri tedbirlere resen veya talep üzere karar verebilir. Tedbir
kararı verilmesi hâlinde, esas hakkındaki kararın en geç altı ay içinde verilmesi
şarttır. Aksi takdirde tedbir kararı kendiliğinden hükümsüz olur. Mahkeme,
ancak çok istisnai durumlarda tedbir kararı verebilmelidir; yaşam hakkı gibi.
Tedbir istenen bir dosyada komisyonlar ilk incelemeyi derhal yapar ve dosyayı
tedbir kararı için ilgili bölüme gönderirler. Tedbir kararı olan dosyada esas
hakkındaki karar 6 içinde verilmezse, verilmiş olan tedbir kararı kalkar.
Bazı hallerde bölümler 1. ve 2. incelemeyi birlikte yapabilirler. Esas incelemesi
sonunda, başvuranın hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar
verilir. İhlal kararı verilmesi durumunda ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması
için yapılması gerekenler belirtilir. Ancak Anayasa Mahkemesi kararı ile
yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem niteliğinde karar verilemez.
İhlal olduğuna veya olmadığına bölümler karar verecektir. Bölümlerin,
mahkeme kararına karşı yapılan bireysel başvurulara ilişkin incelemeleri, bir
anayasal temel hakkın ihlal edilip edilmediği ve bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının
belirlenmesi ile sınırlı olacaktır. Bölümlerde kanun yolunda
gözetilmesi gereken konularda inceleme yapılamaz. Şayet, ihlal olduğu tespit
edilirse, ihlalin ortadan kaldırılmasına karar verilir. Tespit edilen ihlal, bir
mahkeme kararından kaynaklanıyorsa, yeni bir yargılamaya gerek olup-olmadığı
veya tazminatın gerekli olup-olmadığı kararda tartışılır. Yeniden yargılamada
yarar yoksa ya tazminata hükmedilir veya genel mahkemede bir dava açması
başvuru yapana önerilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme,
Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan
kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir. Bireysel başvuruların
incelenmesinde, Kanun ve İçtüzükte hüküm bulunmayan hâllerde ilgili usul
kanunlarının bireysel başvurunun niteliğine uygun hükümleri uygulanacaktır.
Bireysel başvuru hakkını açıkça kötüye kullandığı tespit edilen başvurucular
aleyhine, yargılama giderlerinin dışında, ayrıca iki bin Türk Lirasından fazla
olmamak üzere kesin olarak disiplin para cezasına hükmedilebilir. Bireysel başvuruda
bulunmak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyu engellemez.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bireysel başvuruyu tüketilmesi gereken bir iç
hukuk yolu olarak kabul edecek ve bu aşamadan sonra dosyayı kabul edecektir.
Zaman içerisinde ortaya yeni sorunlar çıktığında konu mevzuat ve Anayasa
Mahkemesi’nin içtihatlarıyla çözülebilecektir.
III. KAMU DENETÇİLİĞİ İLE BİREYSEL
BAŞVURU ARASINDA KARŞILAŞTIRMA
Burada incelenen kamu denetçiliği ile Anayasa Mahkemesine bireysel
başvuru kurumları arasında benzerlikler ve farklar olduğu görülmektedir.
Benzerlikler
Bu iki kurum arasında benzer yönler vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir;
Her iki kurum da, Anayasa değişikliğinin sunulduğu 12. 09. 2010 tarihindeki
halk oylamasıyla kabul edilmişlerdir. Anayasanın 74. maddesinin
değişmesiyle Kamu Denetçiliği Kurumu, 148 inci maddesinin değişmesiyle de
bireysel başvuru yolu kabul edilmiştir. Her iki kurum da tamamıyla bağımsızdır.
Kendi iç çalışmalarını (yönetmeliklerini) kendileri düzenlerler. Ancak Anayasa
Mahkemesinin İçtüzüğü varken, kamu denetçiliği için böyle bir içtüzük unvanlı
mevzuat düzenlenmemiştir. Her iki kuruma da talimat verilemez, ima, telkin
ve tavsiyede bulunulamaz. Keza her iki kurum da anayasal kurumlardır.
Kamu Denetçiliği kökende bir İslam-Osmanlı (Türk) Kurumudur. Divan-ı
Hümayuna her isteyenin talepte bulunabildiği düşünüldüğünde, bireysel başvurunun
izdüşümüne de tarihsel kökenlerimizde rastlandığı açıkça belirtilebilir. Her
iki kurum da, insan haklarını gerçekleştirme mekanizmaları olarak çalışmakta,
Anayasanın 2 inci ve 5 inci maddeleriyle devlete verilen görevleri yerine getirmek
üzere ve Devlet aygıtını birey lehine sınırlamak amacıyla kurulmuşlardır. Yine

her iki kurum da Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile imzaladığı
kararlar ile yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin Parlamento tasarrufları
konusunda yetkisizdirler. Her iki kurum da yerindelik kararı veremez, Anayasa
Mahkemesi kararı ile dahi yerindelik denetimi yapılamaz, idari eylem ve işlem
niteliğinde karar verilemez. Her iki kuruma da başvurunun yapılması, yürümekte
olan işlemi durdurmaz, idare ve mahkemeler, yapılan bireysel başvuru
veya kamu denetçisine başvuruya rağmen, yürüttükleri işleme aynen devam
ederler. Her iki kuruma başvuranların da talebi üzerine başvurular gizli tutulur.
Her iki kuruma yapılan de başvuru dilekçeleri resmi dilde yazılır. Her ikisi
de gerekli gördüklerinde ilgililerden bilgi ve belge isteyebilirler, tanık dinleyebilirler,
keşif yapabilirler ve dosya üzerinde bilirkişi incelemesi isteyebilirler.
Farklar
Bu iki kurum arasında benzerlikler olduğu gibi bazı farklar da vardır;
Kamu denetçiliğinde Dünyadaki en başarılı uygulamalar İskandinav ülkelerinde
görülürken, bireysel başvuruda Almanya daha başarılıdır. Bireysel başvuru
40’dan fazla ülkede varken, kamu denetçiliği dünyanın yarıdan fazla ülkesinde
uygulanmaktadır. Kamu denetçiliği kurumu, çok daha fazla ülkede daha yaygın
olarak bulunmaktadır. Anglo Sakson ülkelerinden İngiltere’de, yazılı anayasa
metni ve Anayasa Mahkemesi bulunmadığından bireysel başvuru yolu da
yoktur. Amerika Birleşik Devletleri’nde ise bireysel başvuru yerine geçebilecek
benzer kurumlar vardır.
Kamu denetçiliğinde başvuru dilekçesi, valilik ve kaymakamlıklara verilebilir
ama bireysel başvuru dilekçesi, mülki amirliklere değil, yurt içinde
mahkemelere verilebilir. Yurt dışında ise dilekçe, her iki kurum için de yurt
dışı temsilciliklerine verilebilir. Kamu denetçiliğinde, yabancıların başvuru
hakkını kullanabilmeleri, karşılıklılık esasına bağlıdır, bireysel başvuruda ise
Türk vatandaşlarına münhasır olmayan haklar konusunda yabancılar koşulsuz
olarak başvuruda bulunabilir.
Bireysel başvuru, bireyin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi öncesinde ama
tüm yargı yollarını tükettikten sonra başvurduğu etkin bir hukuk yoludur.
Kamu denetçiliği, idari başvuru yolları tüketildikten sonra başvurulan bir yol
ise de, telafisi güç veya imkânsız zararların doğması ihtimali varsa, idari başvuru
yolları tüketilmese dahi başvurular kabul edilebilir.
Kamu denetçiliği kurumunun uygulayacağı herhangi bir müeyyidesi yoktur
ama Anayasa Mahkemesinin tedbir kararı, tazminata mahkûm etme, yeniden
yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderme gibi yaptırımları
vardır. Keza kamu denetçiliğinde kötü niyetli bireysel başvurular cezalandırılmazken,
bireysel başvuruda kötü niyetli başvurular yargılama giderlerinin

dışında, ayrıca iki bin Türk Lirasından fazla olmamak üzere kesin olarak disiplin
para cezası ile cezalandırılabilir.
Kamu denetçisi Parlamentoya geleneksel olarak “yıllık rapor” ve gerekli
zamanlarda da raporlar verir, kendi görev alanıyla ilgili olarak parlamentoyu
haberdar eder. Anayasa Mahkemesi’nin ise böyle bir görevi yoktur. Kamu
Denetçiliği’nin yıllık raporu ve diğer raporları Parlamentoda tartışılır ama
Anayasa Mahkemesinin kararları TBMM’de müzakere edilmez, kesindir.
Her iki kurum yetkililerini seçen makam da farklıdır; Anayasa Mahkemesinin
üyeleri farklı kurumlardan gelen adaylar içerisinden TBMM veya
Cumhurbaşkanınca seçilirler. Kamu denetçileri ise TBMM tarafından seçilmektedir.
Baş Kamu Denetçisi TBMM Genel Kurulu, Kamu Denetçileri TBMM
Ortak Komisyonları tarafından seçilirken; Anayasa Mahkemesi Başkan ve
Başkan Vekilleri kendi üyeleri tarafından seçilmektedirler. Anayasa Mahkemesi,
bireysel başvuru yargılaması esnasında Adalet Bakanlığını davaların gelişmesi
konusunda sürekli bilgilendirir ama kamu denetçiliğinde böyle bir durum
sözkonusu değildir.
Her iki kurumda dosyaların incelenmesi yöntemi de farklıdır. Bireysel başvuru
halinde, Anayasa Mahkemesinde ilk inceleme 2’şer üyeli 6 adet Komisyon
tarafından, son inceleme ise 5 er kişilik iki adet bölüm tarafından yapılır. Kamu
Denetçiliğinde durum daha farklıdır; kurum, 5 ayrı kamu denetçisinin farklı
konulardaki çalışmasıyla yürümektedir; “Çocuk” konusundaki kamu denetçisi
sadece bu konuda, “kadın” kamu denetçisi ise sadece kadın konusundaki ihlalleri
inceler. Ayrıca beş adet kamu denetçisi ile bir baş kamu denetçisi bir araya
gelerek bir kurul teşkil ederler. Kamu denetçiliğinin idari özelliği öne çıkarken,
bireysel başvurunun yargısal özelliği vardır. Kamu denetçiliği kurumu daha sivil
bir görünüme sahip, uğraşı alanı çok daha fazla, insan haklarının hemen tüm
alanında çalışabilirken, bireysel başvurunun neticede bir yargı faaliyeti olduğu,
yargısal statü içerisinde kalabildiği unutulmamalıdır. Bireysel başvuru yargılamasında,
duruşma da yapabilir ama kamu denetçiliği yargı makamı olmadığı
için duruşma yapması sözkonusu olamaz.
Anayasa Mahkemesi bireysel başvuruyu esas olarak sadece anayasa hukuku
ve insan hakları mevzuatı açısından inceler; kamu denetçiliği ise konuyu daha
geniş bir mevzuat açısından inceleyebilir. Bireysel Başvuru ancak 23.09.2012
sonrasında kesinleşen dosyalar için mümkün iken kamu denetçiliği için böyle
bir zaman sınırı yoktur. Başvuru alanı itibariyle, kamu denetçiliğine daha geniş
bir alanda başvuru mümkün iken, bireysel başvuruya çok daha dar bir çerçevede
başvuru yapılması mümkündür. Kamu denetçiliği sırf askeri nitelikteki
faaliyetler ile yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin kararlar konusunda yetkisiz
iken, bireysel başvuru için böyle bir sınırlama yoktur.

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru için dava dosyasının kesinleşmesinden
sonraki otuz gün içerisinde başvuruda bulunmak gerekir. Kamu
denetçiliğine ise, idarî işlemlerde tebliğ tarihinden, idarî eylem, tutum ve
davranışlarda öğrenme tarihinden itibaren doksan gün içinde başvurulabilir.
Kamu denetçiliği, inceleme ve araştırmasını başvuru tarihinden itibaren en
geç altı ay içinde sonuçlandırırken, bireysel başvuruda böyle bir kısıtlayıcı süre
yoktur. Keza bireysel başvuruda başvuru harcı zorunlu iken kamu denetçiliği
niteliği gereği tamamen masrafsızdır.
SONUÇ
Çağdaş ülkelerin çok zaman önce kabul ettiği bu kurumların bize hiç
yabancı olmadıkları, kültür dünyamızda izdüşümleri olduğu, geç de
olsa mevzuatımıza girdiği görülmektedir.
Demokrasinin tüm kural ve kurumlarıyla yerleşebilmesi, hukuk devleti
ilkesinin uygulanmasıyla mümkündür. Kamu denetçiliği ile bireysel başvuru
kurumları, insanların biri birine değil kurallara uyması için gereken kurumlardır.
Türkiye bu iki kurumu kabul etmekle önemli bir engeli aşmışsa da bu
konudaki zihinsel dönüşüm, bu kurumların kabulü kadar önemlidir. Kamu
denetçiliği ile bireysel başvurunun farklı ama biri birini tamamlayan kurumlar
oldukları rahatlıkla söylenebilir.
Ele aldığımız bu iki kurumun, Devletin sınırlandırılmasında, bireylerin
sübjektif haklarının korunmasında, yurttaşların anayasanın etkili uygulamasına
iştirak etmesinde, anayasal düzenin yorum ve geliştirilmesinde çok büyük
katkıları olacağı düşünülmektedir.
Devlet gücünün sınırlandırılmasında, denetim mekanizmalarının işlevlerinin
gerçekleşmesin-de, insan hakları kurumlarının mekanizmalarının eksikliği
konusunda, yargı-idare-parlamento ve diğer kurumların yaptığı denetimlerin
yerli yerine oturmasında bu iki kurumun büyük yararı olacaktır.

KAYNAKÇA
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, Kanun no. 6216,
Kabul Tarihi, 30. 03. 2011, Resmi Gazete, Sayı, 27894, Tarih, 3 Nisan 2011.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İnsan Hakları Merkezi (2005), İnsan Hakları
Ulusal Kurumları: Dünya ve Türkiye, Uluslar arası Konferans, 5-6 Aralık 2005.
Bengt Wieslander (2005), The Parliemantary Ombudsman in Sweden, Second Revised
Edition, Sweden.
Christian Le Roux (2009), :“The Role of the Ombudsman in Protection and Promotion of
Human Rights”, International Human Rights Conference, Dedeman Hotel, 21-23 May,
Ankara, s. 99-109, s.125.
Complaints Against the Police-Their Handling by the National Human Rights Structures,
Arranged by Council of Europe Commissioner for Human Rights, St Petersburg, Russia,
20-21 May 2008.
Fendoğlu, Hasan Tahsin (2000), “Uluslararası İnsan Hakları Belgelerinin Uygulanmasında
‘Bağımsız Ölçü Norm’ veya ‘Destek Ölçü Norm’ Sorunu”; Anayasa Mahkemesinin 38.
Kuruluş Yıldönümü, “Temel Hak ve Özgürlüklere ilişkin Uluslar arası Normların İç
Hukukumuza Etkileri”, Anayasa Yargısı Sempozyumu, Bildiri, Anayasa Mahkemesi
Yayını, Anayasa Yargısı.
Fendoğlu, Hasan Tahsin (2010), Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık), Analiz, Stratejik
Düşünce Enstitüsü Yayını, Ankara.
First Meeting of the Mediterranean Institutions of Divan al Medhalim, Mediators and
Ombudsman, Rabat 8-9-10 November 2007.
Gabriele Kucsko-Stadlmayer, The Spread of the Ombudsman Idea in Europe, June 12, 2009,
www.theioi.org/.../IOI_publications_world%20conference_Stockholm_2009_Kucsko- Stadlmayer,
23.10.2012.
Göztepe, Ece (1998), Anayasa Şikâyeti, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları,
Ankara.
Göztepe, Ece (2011), Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Hakkının
(Anayasa Şikâyeti) 6216 Sayılı Kanun Kapsamında Değerlendirilmesi, An Assessment of
the Right to Constitutional Complaint In Turkey in Light of the Law no. 6216, Türkiye
Barolar Birliği Dergisi, 2011 (95), s. 13–40.
Kamu Denetçiliği (Ombudsmanlık) ve Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkı / FENDOĞLU
48 Ankara Barosu Dergisi 2013/ 4 H A K E M L İ
http://en.wikipedia.org/wiki/Certiorari, 27.9.2012.
http://en.wikipedia.org/wiki/Mandamus, 27.9.2012.
http://www.coe.int/t/dghl/monitoring/execution/themes/interlaken/index_EN.asp, 27.9.2012.
http://www.venice.coe.int/, 27.9.2012.
http://staatsrecht.honikel.de/en/, 27.9.2012, 23.10.2012.
http://www2.ohchr.org/english/law/parisprinciples.htm, 23.10.2012.
http://www2.ohchr.org/english/bodies/cat/opcat/index.htm, 23.10.2012.
http://eur-lex.europa.eu/LexUriServ/en:HTML, 23.10.2012.
http://www.accessmylibrary.com/article-1G1-247965260/turkish-negotiator-eu-official.html,
23.10.2012.
Huntington, Samuel P. (2003), The Clash of Civilizations and the Remaking of World Order,
Simon and Schustre, New York, London, Toronto, Sydney, New York.
İnsan Hakları Başkanlığı (http://www.ihb.gov.tr, 20.10.2012.
Karakaş, Işıl (2009), “Evrensellik/İkincillik Problematiği
Karşısında AİHM”, Uluslararası
İnsan Hakları Konferansı, Düzenleyen, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, Dedeman
Otel, Mayıs, 2009.
Karakamisheva (2011), Tanja, “Constitutional Complaint-Procedural and Legal Instrument
For Development of the Constitutional Justice (Case Study – Federal Republic of
Germany, Republic of Croatia, Republic of Slovenia and Republic of Macedonia”,
http://www.venice.coe.int/WCCJ/Papers/MKD_Karakamisheva_E.pdf., 20.10.2012.
Kalliope Spanou (2009), “Ombudsman: An Institution for The Realisation of Rights”,
Düzenleyen, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, Dedeman Otel, Mayıs, Ankara.
Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu (KDKK), T.C.Resmi Gazete, 29 Haziran 2012, 28338, kanun no. 6328, kabul
tarihi, 14.6.2012.
Kılınç, Bahadır (2008), ”Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Bireysel Başvuru Kurumu ve
Türkiye Açısından Uygulanabilirliği” Anayasa Yargısı, 25, Ankara, s. 20–59.
Mellinghof, Rudolf (2009), Federal Almanya Cumhuriyeti’nde Anayasa Şikâyeti, Anayasa
Yargısı, Cilt 26, s. 32–44, http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/ Rudolf
Mellinghof.pdf, 19. 10. 2012.
Sağlam, Musa (2005), “Bireylerin Anayasa Mahkemesine Başvurusu”, Türkiye Barolar Birliği
Dergisi, Sy. 60.
Paczolay, Peter (2009), “Anayasa Şikâyeti: Bir Karma Çözüm mü?”, “Constitutional

Complaint”, Anayasa Yargısı Cilt no. 26, 2009, s. 313-320, http://www.anayasa.gov.tr/
files/pdf/anayasa_yargisi/.pdf, 23. 10. 2012.
Rights of Persons Deprived of Their Liberty: The Role of National Human Rights Structures
Who are OPCAT Mechanisms and of Those Who are Not”, Arranged by Council of
Europe Commissioner for Human Rights and University of Padua, Italy Padua, 9-10 April
2008.
Rudolf Mellinghof (2009), “Federal Almanya Cumhuriyeti’nde Anayasa Şikâyeti”, Anayasa
Yargısı, Cilt 26 (2009), ss. 32–44, http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/
Rudolf Mellinghof.pdf, 19. 10. 2012.
Sağlam, Musa-Ekinci, Hüseyin (2012), 66 Soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru,
Anayasa Mahkemesi Yayını, Ankara.
Steven L. Emanuel (2011), Constitutional Law, Emanuel Law Outlines, Volters Kluver, 29
Edition, USA.
Study Visit to France (Strasbourg) and Luxemburg), 15–20 October 2007. “Project on
Support for he Implemention of Human Rights Reforms in Turkey”, Arranged by Council
of Europe.
The Constitution of Sweden.
The European Ombudsman, http://www.ombudsman.europa.eu/en/cases/decision.faces/en/
10719/html.bookmark, 20.10.2012.
Turhan, Mehmet (1991), “Anayasamız ve Demokratik Toplum Düzeninin Gerekleri”,
Anayasa Yargısı, Ankara.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin (TOBB) 2000 tarihli Anayasa Önerisi, Hukuk ve
Hayat Dergisi, Sayı 6, Yıl 2008.
Türkiye Barolar Birliği’nin (TBB) Anayasa Önerisi, Hukuk ve Hayat Dergisi, Sayı 6, Yıl
2008.
Türkiye İnsan Hakları Kurumu Kanunu (TİHKK) (2012), T. C. Resmi Gazete, 30. 06. 2012,
Sayı, 28339, kanun no. 6332, kabul tarihi, 21. 6. 2012.
USA Ombudsman (http://www.usombudsman.org/en/About_Us/, 20.10.2012).
Uzun, Cem Duran (2012), Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Yolu (Anayasa Şikâyeti),
Beklentiler ve Riskler, Seta Analiz.

HAKEMLİ
* Bu makale hakem incelemesinden geçmiştir ve TÜBİTAK–ULAKBİM Veri Tabanında
indekslenmektedir.

]]>
2014-03-19 17:56:29makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
ANAYASA MAHKEMESİNE BİREYSEL BAŞVURU (ANAYASA ŞİKÂYETİ)http://ebay27.com/detail.php?id=269
                    Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU



I. BİREYSEL BAŞVURU HAKKI:

Günümüzde, temel hakların korunması amacıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolu, sayısı 40’ı aşan uygar ülkelerde kabul edilmektedir. Bu yol, hukuk devleti ilkesinin daha mükemmel bir biçimde gerçekleştirilmesine ve bunun en önemli unsurlarından biri olan devlet organlarının yaptığı temel hak ihlallerine karşı bireyin korunmasına yardımcı olmaktadır.
 
Anayasa şikâyeti ile kamu gücünün bir temel hakkı ihlal ettiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru anlaşılmaktadır. Bunun amacı, olağan kanun yollarının bunu gerçekleştiremediği durumlarda hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlamaktır. Anayasa şikâyeti, başka yollarla giderilemeyen temel hak ihlallerini ortadan kaldırmaya yönelik istisnai ve ikincil nitelikte bir başvuru yoludur. Anayasa şikâyeti ne mevcut kanun yollarının devamı, ne de hukuk düzeni içinde görülen uygulama hatalarının düzeltilebileceği bir olağanüstü kanun yoludur. Bu yol, sadece bir temel hak ihlalinin denetlenebileceği istisnai bir hukuk yolu, olağanüstü bir hukuki çözümdür.
 
Anayasa şikâyetinin ikili işlevi vardır. Birinci işlevi, kişilerin sübjektif haklarını koruması, ikinci işlevi ise kararları aracılığıyla kimi anayasal sorunlara açıklık getirilmesi, anayasa düzeninin korunmasına, yorumlanmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunmasıdır.  

Anayasa yargısında “Amerikan Modeli”ni uygulayan A.B.D., İngiltere, Danimarka, Estonya, İrlanda, Norveç ve Hollanda gibi ülkelerde kanunların anayasaya uygunluğu genel mahkemeler tarafından denetlenmekte, bu ülkelerde Anayasa Mahkemesi bulunmamaktadır. Avrupa modelini uygulayan ve Anayasa yargısı denetimi bağımsız mahkeme tarafından yapılan pek çok ülkede ise, soyut norm denetimi yapılmakta ve somut norm denetimine ilişkin bireysel başvuru hakkı kabul edilmemektedir. Ülkemizde mahkemeler Fransız modeline uygun olarak yapılandırılmış ve anayasal denetim “Anayasa Konseyi” tarafından yapılmakta ise de, Fransa’da bireysel başvuru hakkı bulunmamaktadır.

Bireysel başvuru, kamu gücünün işlem, eylem veya ihmali nedeniyle temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin iç hukuk yollarını tükettikten sonra  başvurdukları istisnai, olağanüstü ve ikinci nitelikte (tali) bir hak arama yoludur.  İnsan hakları ihlallerinin önlenmesi öncelikle idare ve yargı mercilerine ait olduğu için bireysel başvuru, ikincildir;  bu yol, istinaf veya temyiz yolu da değildir.

Türkiye’nin taraf olmadığı 4., 7., ve 12. nolu AİHS Protokolleri ile ilgili konularda bireysel başvuru 6216 sayılı yasanın kapsamı dışındadır.

Bireysel başvuru için idari ve yargısal tüm yollar tüketilmiş olmalıdır. Kişi, kanun yollarını kullanamamış ise, örneğin dosyasını temyiz etmediği için karar kesinleşmiş ise, bireysel başvuru yolunu kullanamaz. Çünkü bireysel başvuru ikincil nitelik taşır. Tüm kanun yollarına başvurmuş olmalıdır.  Bireysel başvuruya ne kadar zamanda karar verileceği konusunda 6216 sayılı yasada belirli bir süre öngörülmemiştir.

Bir ihmalin bireysel başvuruya konu olabilmesi için, kamunun işlemde bulunma zorunluluğu olmalıdır. Şayet bireyin anayasal hakkı ihlal edilmişse, bu şartla bireysel başvuru mümkündür.  

BİREYSEL BAŞVURUYU UYGULAYAN ÜLKELER:

Günümüzde kırktan (40) fazla ülkede bireysel başvuru kabul edilmiştir. Alman hukuk ailesine tabi olan Almanya, Avusturya, İsviçre; ayrıca Belçika; İspanya hukuk ailesine tabi olduğu kabul edilebilen Meksika (1857’de kabul etti), İspanya, Arjantin, Brezilya, Kolombiya ve diğer Latin amerika; Rusya, Macaristan, Hırvatistan, Polonya, Slovenya, Çek Cumhuriyeti gibi doğu Avrupa ülkeleri ve Kore bireysel başvuruyu uygulamaktadır. Anglo-Amerikan hukukunda bireysel başvuru kurumu yoksa da, “writ of certiorari, writ of mandamus veya writ of prohibition” isimli kurum, bireysel başvuru kurumuna benzemektedir.  

NİÇİN BİREYSEL BAŞVURU:

Bireysel başvuru, devletin insan hakları ihlallerini incelemek ve ülkemizin AİHM mahkûmiyetini minimize etmek nedenleriyle kabul edilmektedir. Aslında Anayasanın amacı, devleti sınırlamak, temel hak ve özgürlükleri korumaktır. Temel hak ve özgürlükler ANYM’nin doğrudan koruması altındadır. Anayasa yargısı, anayasa düzenini yani temel hak ve özgürlükleri teminat altına almak içindir. Bireysel başvurunun amacı insan haklarını korumaktır.

AVRUPA KONSEYİ VE VENEDİK KOMİSYONU:

AK ve Venedik Komisyonu, bireysel başvuruyu salık vermiş, etkili iç hukuk yolları ile dosya sayısının azaltılmasını üyelere önermiştir. 19 Şubat 2010 tarihinde AK Bakanlar Komitesi, kabul ettiği Interlaken Deklarasyonu ile AİHS’ni uygulayacak mekanizmaları en kısa sürede kurma sözünü vermiştir.  Venedik Komisyonu da bireysel başvurunun tanınması gerektiğini vurgulamıştır. Venedik Komisyonu, ayrıca 6216 sayılı yasanın Avrupa Standartlarına uygun olduğunu belirtmiştir.  

ALMANYA UYGULAMASI

Bireysel başvuru konusunda Dünyadaki en başarılı uygulama Almanya’da görülmektedir.   Almanya 1951 tarihinde kanunla, 1969 tarihinde ise 1949 tarihli Bonn Anayasasında değişiklik yaparak anayasa şikâyeti kurumunu kabul etmiştir. Almanya uygulaması hakkında şunlar söylenebilir; vatandaş olmayanlar bireysel başvuruya sınırlı olarak başvurabilir (1949/93–1, 4a). Kişinin dava ehliyeti olmalıdır. Süre 1 aydır. Tüm yargı yolları tüketilmiş olacaktır. İlk incelemeyi 3 üyeden oluşan Daire yapacaktır. Şayet dava red edilirse, itirazı kabil değildir, kesindir. Uygulamada yaklaşık olarak dava dosyalarının % 99’u red edilmektedir.  1951’den bugüne 170 bin şikâyet gelmiştir ki bu, Alman Anayasa Mahkemesine gelen tüm dosyaların % 96’sıdır. Almanya’da bireysel başvuru konuları konusunda şunlar söylenebilir; kürtaj, vicdani red, ortam dinleme, kamu okullarında türban, üniversiteye giriş sistemi, sigara yasağı, nükleer enerji gibi konularda yüksek mahkeme karar vermektedir. 11 Eylül 2001 tarihinde ikiz kule saldırısı gibi bir saldırıda “Alman Hava Kuvvetleri uçağı vurabilir mi” davasına,  Alman ANYM, “hayır” kararını vermiştir.  

II. BİREYSEL BAŞVURUNUN ŞARTLARI

Bireysel başvuru, bu konudaki form kullanılarak veya ayrı bir dilekçe ile verilebilir. Dilekçe tam ve okunaklı olarak doldurulur ve imzalanır. Türkiye’de daha İleri bir tarihte e-maillerin güvenilir olması, elektronik imza imkânı durumunda bu tür başvurular da dikkate alınabilir ama şu an bu durum mevzuatımıza uygun değildir. Bu nedenle mektup, telgraf veya e-mail ile başvuru yapılamaz. Şayet dava vekille temsil olunacaksa, bu durumda dilekçeyi avukat imzalamalıdır.  Başvuru formu toplamda ekleri hariç 10 sayfayı geçemeyecektir. Başvuru formu www.anayasa.gov.tr adresinden temin edilmektedir.  Başvuru dilekçesinde kimlik ve adres bilgileri, ihlal edilen hak, dayanılan anayasa hükümleri, tüketilen iç hukuk yolları, başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarih, uğranılan zarar varsa miktarı, deliller, işlem veya kararın aslı veya örneği, başvuru harcı makbuzu mutlaka eklenmelidir.  Ödeme gücü olmayan kişi mahkemeden adli yardım talebinde bulunabilir. Bu durumda elindeki yoksulluk belgeleri de ANYM’e ibraz etmelidir.

Bireysel başvuru, 12 Eylül 2010 tarihli halk oylaması sonucunda mevzuatımıza girmiştir. 1982 Anayasasının 148 inci maddesinin gerekçesinde, AİHM’ de bulunan Türkiye’ye ait ihlal dosyalarının azalması amaçlanmıştır. Bireysel başvurunun olmadığı İngiltere’nin AİHM’de, Almanya’ya göre,  daha çok dosyasının olduğu görülmektedir. Bireysel başvurunun olduğu Almanya’nın AİHMde, daha az mahkûm olduğu görülmektedir. Türkiye’de bireysel başvuru hakkı 23 Eylül 2012 günü fiilen başlamıştır.  Konu, Türkiye’de 2004 den beri tartışılmakta olup, Yargıtay ve Danıştay gibi Yüksek Mahkemeler, yetkilerine müdahale edildiğini belirtmektedirler. Buna yanıt verilirken, bireysel başvurunun sadece insan hakları konularında bir çalışma olduğunu, bir üstünlük değil iş bölümü sayıldığını, AİHM’den dosyalar dönmesin diye, yapıldığını, AİHM yerine ANYM’nin geçmesi ile ANYM’nin üst duruma gelmeyeceğini, nitekim, AİHM’nin de bir üst mahkeme olmadığını belirtirler. Anayasanın 2 inci ve 5 inci maddeleri ise bu konuda açıktır.  

Bireysel başvuru hakkı 1961 Anayasasının hazırlık aşamasında tartışılmış ama her nedense kabul edilmemiştir. 1982 Anayasasının hazırlık aşamasında ise bu konu tartışılmamıştır. TOBB’nin 2000 tarihli anayasa önerisinde bireysel başvuru hakkı (md. 152/a) önerilmiştir. TBB’nin 2001 anayasa önerisi ise TOBB önerisinin aynısıdır (md. 165).

Bireysel başvuruyu uygulayacak olan Türk Anayasa Mahkemesi (ANYM), Genel Kurul, İki Bölüm ve Altı Komisyondan oluşmaktadır. Toplam 17 üyesi vardır. Toplantı nisabı, başkan artı on iki (12) üyedir. Karar nisabı kural olarak salt çoğunluktur. Bölümler, başkan vekili artı yedi (7)  üyeden oluşmaktadır. Bölümlerde toplantı nisabı, başkan vekili artı dört (4) üyedir. Bölümlerde karar nisabı salt çoğunluktan oluşmaktadır. Komisyonlar ise iki (2) üyeden oluşmakta olup, toplantı ve karar nisabı aynıdır: İki (2) üye yani oy birliği.

ANYM Genel Kurulunun bireysel başvuru konusunda görevi yoktur. Tek yetkisi Bölümler arasında içtihat farkı oluşursa, bunu karara bağlamaktır. Kanuna göre, “Komisyonlar arasındaki içtihat farklılıkları, bağlı oldukları bölümler; bölümler arasındaki içtihat farklılıkları ise Genel Kurul tarafından karara bağlanır. Buna ilişkin diğer hususlar İçtüzükle düzenlenir. (6216/50-4).”

Raportörler, Komisyon ve Bölümlerde görevlidirler. Buralarda karar taslağı hazırlar ve görüşülürken toplantılara katılırlar. Gerekli tebligatları, yazışmaları yaparlar, bunu takip ederler. Gerektiğinde tanık veya uzman dinleme gibi yetkiler verilebilir.  

ANYMK’ları yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar. Hiçbir organ, ANYM kararına direnemez. Buna aykırı hareket edilmesi halinde bir hak kaybına neden olacağı için birey, yeniden ANYM e başvurabilir.

Kanuna göre, “Davadan feragat hâlinde, düşme kararı verilir. (6216/50-5)”.

ANYM, ilk derece mahkemelerinin yorumlanmasında hata yapıp yapmadıkları ile ilgilenmez. Bir temyiz incelemesi yapmaz, insan hakları incelemesi yapar. Usul sorunları ile ilgilenmez. Çünkü bireysel başvuru yolu, istinaf veya temyiz yolu değildir. ANYM, olaya salt anayasa hukuku açısından bakar.  

Hiç dava açmamış kişiler ANYM’e başvuru yapabilmelidir. Faili meçhullerde henüz dava açmamış kişiler de bireysel başvuruda bulunabilmelidir.

23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen davalar bireysel başvuru konusu olabilir.

III. BİREYSEL BAŞVURUNUN USULÜ:

Bireysel başvuru formları “resmi dilde” doldurulacaktır. Başvuru sahiplerine kısa mesajla bilgilendirme yapılacaktır. ANYM’nde bu işlemleri takip etmek üzere “Bireysel Başvuru Bürosu” kurulmuştur.

BİREYSEL BAŞVURUDA İMKÂNLAR-SINIRLAMALAR:

1. Anayasanın yargı dışı bıraktığı şu 4 işleme karşı başvuru yapılamaz;  Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler; YAŞ’ın ilişik kesme kararı dışındaki kararları; HSYK’nın ihraç dışındaki kararları ve YSK kararları.  
2. Yasama işlemleri (Kanun, içtüzük vb) (6216/45,3). Ama kişiye karşı bir ihlalden söz edilirse, bireysel başvuru mümkündür.
3. Düzenleyici idari işlemler dava konusu yapılamaz (6216/45,3).  
4. ANYM kararları dava konusu yapılamaz.
5. Dava açıkça dayanaktan yoksun ise dava konusu yapılamaz.
6. Başvuru, anayasal açıdan önem taşımalıdır. Almanya ve İspanya, bunu kriter olarak kabul etmişlerdir. Çünkü insan haklarını korumak görevi, asıl olarak genel mahkemelerdedir. ANYM, genel mahkemeleri gözetler. Bu kriter, mahkemenin iş yükü altında boğulmaması için getirilmiştir.
7. Başvuru, güncel ve kişisel bir hakkın doğrudan etkilenmiş olması nedeniyle yapılmalıdır.
8. Başvurucu önemli bir zarara uğramamışsa veya başvuru insan hakları açısından önem taşımıyorsa başvurular incelenmez.
9. Yabancılar, Türk vatandaşlarına özgü olan konularda bireysel başvuruda bulunamaz (ör. işkence, kötü muamele gibi konularda başvuruda bulunabilirler).
10. “Kamu tüzel kişileri bireysel başvuru yapamaz. Özel hukuk tüzel kişileri sadece tüzel kişiliğe ait haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle bireysel başvuruda bulunabilir.”  (6216-46/2). Kamu tüzel kişilerinin dava hakkı yoktur.
11. Başvuru, 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen nihai işlemler, eylemler, kararlar aleyhine yapılacaktır.

Başvuru yapanın mazereti varsa (mücbir neden, ağır hastalık gibi) belgesini dilekçeye eklemesi gerekir.  Belgeler, başvuranın elinde olmayıp da, herhangi bir devlet kurumunda ise, mahkemeden bunun celbi talep edilir. Mahkeme bu tür bir belgeyi resen de getirtilebilir. Başvuru belgelerinde değişiklik olursa, başvuru sahibi, bu durum en kısa zamanda Mahkemeye bildirmelidir. Başvuru sahibi kimliğini gizleyemez ama bilgilerinin kamu ile paylaşılmamasını ANYM’nden istebilir.  Bu konularda eksiği olana 15 günlük ek süre verilir.  

IV. İLK İNCELEME (=KABUL EDİLEBİLİRLİK İNCELEMESİ):

İlk inceleme, evrak üzerinden esasa girilmeden yapılacaktır. Sadece başvuru koşulları incelenir, esasa girilmez.  İlk inceleme yani kabul edilebilirlik incelemesi 2 üyeden oluşan 6 adet Komisyon tarafından gerçekleştirilir.  Bu aşamada sadece başvuru evraklarının eksik olup-olmadığı, dayanağının varlığı konuları incelenecektir.  Şayet başvuru formunda  eksikler varsa ve bunlar süresinde tamamlanmamışsa başvurunun reddine karar verilir.  Buna başvurunun “idari yönden reddi” denir. İdari yönden red kararına karşı tebliğden sonra 7 gün içinde ANYM’e itiraz edilebilir. İtiraz, komisyonda kesin olarak karara bağlanır.

İlk inceleme için dosya komisyonlara ve daha sonra bölümlere otomatik olarak dağıtılır. İnceleme kayıt sırasına göre yapılır, acil-önemli konular varsa (yaşam hakkı gibi) dosyalar öne alınabilir.

ANYM, tanık ve bilirkişi dinleyebilir; keşif ve duruşma yapabilir. ANYM’e ulaşan bilgi-belgeler 15 günde görüşlerini sunması için başvurucu ile paylaşılır. Her tür karar Adalet Bakanlığına ve tüm ilgililere tebliğ edilir.

Bireysel başvurunun yapılması, başvuru konusu olan işlemin icrasını durdurmaz.

Kanunda, AİHM benzeri “dostane çözüm” düzenlenmemiştir. Bununla birlikte şayet, dostane çözüm olursa, davanın düşmesine karar verilecektir.

Ferağat halinde düşme kararı verilebileceği gibi, insan hakları açısından devam kararı da verilebilir.

Komisyon kararlarından ilkesel önemi olanlar ile Bölüm kararlarının tümü ANYM’nin internet sitesinde yayımlanır. Bölümlerin ilkesel kararları da RG’de yayımlanır.  

Komisyonlar ve bölümlerin verdiği kararlar kesindir. İdari yönden red kararların karşı 7 gün içerisinde itiraz edilir.

Bireysel başvuru konusu olabilecek bazı haklar şunlardır; yaşam hakkı; işkence ve kötü muamele yasağı; kölelik ve zorla çalıştırma yasağı; kişi özgürlüğü ve güvenliği; adil yargılanma hakkı; suç ve cezaların kanuniliği; özel yaşama ve aile yaşamına saygı, haberleşme özgürlüğüne saygı; düşünce, ifade, din-vicdan özgürlüğü; örgütlenme ve toplantı özgürlüğü; evlenme, aile kurma hakkı; etkili başvuru hakkı; ayrımcılık yasağı; mülkiyet hakkı; eğitim ve öğrenim hakkı; serbest seçim hakkı.  

Yargı’nın her tür eylem, işlem ve ihmali dava konusu yapılabilir. “Bireysel başvuru ancak ihlale yol açtığı ileri sürülen işlem, eylem ya da ihmal nedeniyle güncel ve kişisel bir hakkı doğrudan etkilenenler tarafından yapılabilir (6216/46-1).”

Görüldüğü gibi, bireysel başvurunun iki işlevi vardır; insan haklarını doğrudan başvuru ile korumak ve devlet organlarına insan hakları konusunda yol göstermektir.

V. ESAS HAKKINDA İNCELEME

İlk incelemenin sonucu olumlu olursa, iki ayrı Bölüm, Başkanvekilleri başkanlığındaki en az 4 üye ile (toplam 5 kişi) toplanırlar.  

Bölümler evrak üzerinden karar vereceği gibi duruşma da yapabilirler.  Her tür araştırma ve incelemeyi yapabilirler, her tür belgeyi isteyebilirler.

Anayasa Mahkemesi, yaptığı çalışmalardan Adalet Bakanlığına bilgi verir.  

Bölümler, gerekli görürse, resen veya talep üzerine, tedbir kararı verebilir. Mahkeme, ancak çok istisnai durumlarda tedbir kararı verebilmelidir; yaşam hakkı gibi. Ayrıca Mahkeme, “clear and present danger” kuralını uygulamalıdır. Tedbir istenen bir dosyada komisyonlar ilk incelemeyi derhal yapar ve dosyayı tedbir kararı için ilgili bölüme gönderirler. Tedbir kararı olan dosyada esas hakkındaki karar 6 içinde verilmezse, verilmiş olan tedbir kararı kalkar.  

Bazı hallerde bölümler de 1. ve 2. incelemeyi birlikte yapabilirler. ANYM, yerindelik denetimi yapamaz.

İhlal olduğuna veya olmadığına bölümler karar verecektir.  Şayet, ihlal olduğu tespit edilirse, ihlalin ortadan kaldırılmasına karar verilir. İhlal, bir mahkeme kararından kaynaklanıyorsa, yeni bir yargılamaya gerek olup-olmadığı veya tazminatın gerekli olup-olmadığı tartışılır. Yeniden yargılamada yarar yoksa ya tazminata hükmedilir veya genel mahkemede bir dava açması başvuru yapana önerilir.  

İhlalin ortadan kalkması için yeni bir yargılamaya ihtiyaç varsa,  dosya, ilgili mahkemeye yeniden yargılama yapması için gönderilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü ilgili mahkeme mümkünse dosyayı evrak üzerinden karara bağlar.

Kötü niyetli başvurular cezalandırılır.  Bireysel başvuruda bulunmak, AİHM’e başvuruyu engellemez.  Zaman içerisinde ortaya çıkabilecek diğer sorunlar, ANYM’nin içtihatlarıyla çözülecektir.









KAYNAKÇA:

Fendoğlu, Hasan Tahsin    :“Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru”, Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), 29 Mart 2010.
Göztepe, Ece     :Anayasa Şikâyeti, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, Ankara, 1998.
Göztepe, Ece     :Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru Hakkının (Anayasa Şikâyeti) 6216 Sayılı Kanun Kapsamında Değerlendirilmesi, An Assessment of the Right to Constitutional Complaint In Turkey in light of the Law no. 6216, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2011 (95), ss. 13–40.
Kılınç, Bahadır    :Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Bireysel Başvuru Kurumu ve Türkiye Açısından Uygulanabilirliği, Anayasa Yargısı, 25, Ankara, 2008, s. 20-59.
Sağlam, Musa,    :“Bireylerin Anayasa Mahkemesine Başvurusu”, TBBD, Sy. 60, 2005.
Sağlam, Musa-Ekinci, Hüseyin,
:66 Soruda Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru, Anayasa Mahkemesi Yayını, Ankara, 2012.
Steven L. Emanuel    :Constitutional Law, Emanuel Law Outlines, Volters Kluver, 29 Edition, USA, 2011.
Uzun, Cem Duran    :Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Yolu (Anayasa Şikâyeti), Beklentiler ve Riskler, Seta Analiz, Şubat, 2012.

INTERNET KAYNAKLARI:
http://en.wikipedia.org/wiki/Certiorari
http://www.coe.int/t/dghl/monitoring/execution/themes/interlaken/index_EN.as
http://en.wikipedia.org/wiki/Mandamus
http://www.venice.coe.int/WCCJ/Papers/MKD_Karakamisheva_E.pdf, Prof. Tanja Karakamisheva, Ph.D., Constitutional Complaint-Procedural and Legal Instrument for Development of the Constitutional Justice (Case Study – Federal Republic of Germany, Republic of Croatia, Republic of Slovenia and Republic of Macedonia.
http://www.anayasa.gov.tr/files/pdf/anayasa_yargisi/anyarg21/venedik.pdf, Prof.Dr. Peter PACZOLAY, “Constitutional Complaint”.
http://staatsrecht.honikel.de/en/

]]>
2012-09-28 19:05:20makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
CONSTITUTION AND HUMAN RIGHTShttp://ebay27.com/detail.php?id=2542012-07-20 16:23:20kitaplar/Kitaplarımız --YENİ ANAYASAYA KADIN BAKIŞIhttp://ebay27.com/detail.php?id=251YENİ ANAYASAYA KADIN BAKIŞI

                                                        Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU

 

 

TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu bugüne kadar yeni anayasamızın dokuz maddesini yazmış, kalanını da bu yılın sonuna kadar yazmaya devam etmektedir. Böylece yeni anayasanın yazım süreci başlatılmış, dönüşü olmayan bir yola girilmiştir. Bu yoldan geri dönüş imkânsız hale gelmiş, yol kazasının hesabı daha da büyümüştür.

 

Yeni anayasada kadın STK’larının talepleri genel olarak şöyle sıralanabilir;

 

-Cinsler arasında ayırım yapılmaması,

-Verilen işin kadının fıtratına uygun olması,

-Kimliklerin dışlanmaması,

-Kadına karşı kılık-kıyafet ayrımcılığının yapılmaması,

-Kadına karşı gelir dağılımında eşitsizliğin olmaması,

-Kadına şiddetin olmaması.

 

Bütün bu kavramların genelde insana saygı kavramı ile bağlantılı olduğu görülmektedir.

 

Gelinen bugünkü süreçte yeni anayasanın geciktiği söylenemez, çünkü “erken davranmak da geç davranmak gibi tehlikelidir”.

 

1982 Anayasası, temeli bozuk olduğu için yapıldığı günden bugüne tartışılan bir anayasa olmuştur. 1982 anayasası halkına güvenmeyen, vesayet kokan, hukuken meşru olsa da demokratik açıdan meşru olmayan bir anayasadır. Bugüne kadar yapılan 18 değişiklikle çoğu maddesi değiştirilen, insicamı pek de iyi olmayan bir anayasadır. 1982 Anayasası’nın kurduğu düzen, bürokratların oynadığı bir maça benzemektedir. Nihai kararı siyasilerden ziyade bürokratların verdiği, halkın 4 yılda bir görüş verdiği bir sistem. 12 Eylül sisteminin insana yeterince değer verdiği söylenebilir mi?

 

Anayasacılıkta anayasa halkı korurken, 1982 Anayasası devleti korumakta; çağdaş demokrasilerde demokrasi tam porsiyon iken 1982 Anayasası çeyrek porsiyondur.

 

Bu anayasa ile yeni sorunlar üremiştir. 12 Haziran 2011 Milletvekili genel seçimleri sonrasında YSK’nun kararı, anayasanın sorun oluşturduğunu gösterebilir. Keza basının da desteği ile “411 el kaosa kalktı” şeklinde başlıklar atılırken, anayasanın 10 ve 42 inci maddelerinde yapılan değişiklikler Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmişti. TBMM’nin toplantı nisabı hep 184 milletvekilinin varlığı olarak anlaşılmışken, bu kez 367 olarak kabulü gibi tartışmaların dünyada bir benzerini bulmak çok zordur. Danıştay’ın yine bu anayasa zamanında verdiği katsayı uygulamasıyla ilgili yerindelik kararları hala hafızalardadır.

 

İfade özgürlüğü konusunda da defolu olan 1982 Anayasası’na göre, din özgürlüğünün yeterli olduğu söylenemez. Oysa örneğin 1787 tarihli ABD Anayasası’na 1791 yılında eklenen 10 uncu madde ile “ABD Kongresi’nin din vazedemeyeceği, bir dini yasaklayamayacağı, ifade özgürlüğünü yasaklayamayacağı ve böyle bir kanun yapamayacağı” ortada iken 1982 Anayasası, Türkiye’ye çok dar ufuklar çizmiştir.

 

1982 anayasasının mimarları olan Kenan Evren ve arkadaşlarının aleyhindeki iddianame kabul edilmiş olup, darbeciler Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaktadırlar. Esasen 12 Eylül 1980 günlerinden kalan işkence iddiaları, Diyarbakır Cezaevi’ndeki iddialar ve terör örgütü çekirdek kadrosunun bu iddialardan beslenen örgüt kuruluş çalışmaları günümüzde tartışılmaktadır. 1982 Anayasası’nı yapanlar hiç de hayırla yad edilmiyorlar. Türkiye’nin bugün en önemli sorunu olan terör sorununun çıkışında 12 Eylül yöneticilerinin katkısı vardır. Hatırlanacağı üzere o tarihlerde bazı anadiller yasaklanmıştı.

 

Kuruluşunda 12 Eylül rejiminin büyük vebali olan teröre, Türkiye bütçesinin önemli bir bölümü ayrılmaktadır.

 

Yeni yapılacak olan olası 2013 Anayasası’nda sorunlu olan konular sayılıdır; bunlar anayasanın dibacesi, değiştirilemez maddeler, etnisite, anadil, parti kapatma, vatandaşlık, sivil asker ilişkileri ve yerinden yönetim gibi konulardır.

 

Yeni anayasada YSK, YAŞ ve HSYK kararlarına karşı itirazın kapsamı genişletilmelidir.

 

Yeni anayasa ile zihinsel bir devrim yapılmalı, sessiz devrim sürdürülmeli, devletin insan için olduğu belirtilmelidir. Devlet bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete evrilmeli, yasama yütütme ve yargı üzerinden vesayet kalkmalıdır. 12 Eylül 2010 tarihli halkoylamasında % 58 oyla kabul edilen 26 maddelik anayasa değişikliğinden geriye doğru dönüş olmamalı; Genelkurmay Başkanlığı, Başbakanlığa değil Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı olmalıdır. Anayasa asla ideolojik olmamalı, evrensel değerlere göre düzenlenmeli, yargı birliği sağlanmalı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) ve Askeri Yargıtay (AsY) gibi hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan birimler, ait oldukları Yüksek Mahkemelere (Danıştay’a ve Yargıtay’a) bağlanmalıdırlar.

 

Yeni anayasa az-öz çerçeve anayasa olmalıdır. 1787 tarihli ABD Anayasası 7 maddeden (8 sayfa) ibaret iken, 1982 Anayasası 177+ 19 geçici madde olmak üzere yaklaşık 200 maddeden (38 sayfa) ibarettir. Yeni anayasa, insan onurunu esas alan bir yapıda olmalı, insan merkezli anayasacılığın özelliklerini taşımalıdır. Ülkemizin demokrasi açığının kapatılmasında katkısı olmalı, barış ve sevgi dili kullanılmalı, dışlama ve tahakküm anlamına gelebilecek kavramlardan sakınılmalıdır.

 

Yeni anayasa yapılıncaya kadar, yol temizliği düşünülebilir; yeni döneme hazırlık olmak üzere bu arada bazı anayasal ve yasal değişiklikler yapılabilir. Yeni anayasa sonuçta, Mecliste bulunan dört siyasal partinin değil, milletin anayasası olmalıdır. Aksi takdirde 1982 Anayasası gibi, yapıldığı andan itibaren anayasa eleştirilecek ve kredisi düşebilecektir. Yeni anayasa mutlaka referanduma sunulmalıdır. Yeni anayasa ile toplumda taze bir başlangıç yapılmalıdır. Devlet hâkim değil hadim olmalıdır. Çetelerin, faili meçhullerin yerinin olmadığı, insan haklarına dayanan yeni bir yapı ve medeniyet inşa edilmelidir. Yeni anayasa çatışmacı, ayrışmacı veya ayrıştırmacı olmamalıdır. Türkiye yeni bir çoğulcu döneme girmelidir.

 

Yeni anayasa, çatışma ve korku belgesi olmamalıdır. “Değiştirilemez” ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklindeki maddeler darbe ürünüdür. 1921–1924 anayasalarında “değiştirilemez” ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklinde, geleceği ipotek altına alan maddeler yoktur. 1961 Anayasası’nda sadece bir madde dokunulmaz idi (Cumhuriyet). Oysa 1982 Anayasası ile dokunulmaz madde sayısı 3 e çıkarılmıştır. Dokunulamaz madde (tabu), anayasal teamülümüzde olmayıp, darbe anayasalarına özgü bir durumdur. Evrensel ilkelere uygun, ideolojik olmayan değiştirilemez maddelerin yeni anayasada bulunması da mümkündür. “Anayasal vatandaşlık” kavramı getirilmelidir. 1982 Anayasası’nın 66 ıncı maddesi 1924 Anayasası’nın 88 inci maddesinin çok gerisindedir. 1961 ve 1982 Anayasaları, 1924 Anayasası’nın daha gerisine düşmüştür.

 

Siyasi partilerin kapatılma gerekçeleri Venedik Kriterleri’ne uymalı, şiddet, ırkçılık ve nefret kavramlarına inhisar ettirilmelidir. Odak olma hali mahkeme kararlarına dayandırılmalıdır. Üniter devlet esasları içerisinde yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Resmi dil ile anadil kavramları ayrılmalıdır. 1924 Anayasası’na göre daha geriye düşen bugünkü anayasal yapıdaki anadil kısıtlamaları kaldırılmalıdır.  Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya üye seçimlerinde TBMM’nin yetkisi artırılmalıdır. Anayasanın 90 ıncı maddesi son fıkrası yeniden değerlendirilmelidir. Yüce Divan görevi, bu konuda daha uzman olan Yargıtay’a (Ceza Genel Kurulu’na veya ilgili daireye) verilmelidir.



[1] Bu yazı Sivil Anayasa Platformu tarafından 23.6.2012 tarihinde Ankara’da SGK Konferans Salonunda düzenlenen Forum’da sunulmuştur.

[2] Anayasa Hukukçusu.

]]>
2012-06-27 12:00:10makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜMÜ VE OMBUDSMANLIKhttp://ebay27.com/detail.php?id=2462012-06-18 11:00:43makaleler/GÜNCEL MAKALELER -- Trt Gap Radyosunda Gündem Özel http://ebay27.com/detail.php?id=245Hasan Tahsin FENDOĞLU hocamız tarafından Trt Gap Radyosunda Gündem Özel Programı bölümlerine web sitemizde hocamızın radyo yayın yaptıktan sonra kullanıcıların dinlemesi amacıyla hazırlanmıştır.

 ulaşmak için lütfen tıklayınız... 
]]>
2012-06-10 20:59:39radyo proğramları/TRT GAP --
TERÖR VE MEDYAhttp://ebay27.com/detail.php?id=237TERÖR VE MEDYA

                                                               

Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU[1]

 

 

Giriş. En gelişmiş demokratik ülkelerin bile terör sorunu bulunmaktadır; ABD, İngiltere, Almanya, İtalya, İspanya gibi. Terörle ilgili haberlerin medyada veriliş biçimi Türkiye de olduğu gibi demokratik çağdaş ülkelerde de uzun süredir tartışılmaktadır.

 

Türkiye nin en önemli sorunu olan terör konusunun medyada veriliş biçimi uzun süredir tartışılmaktadır. Genellikle siyasiler medyayı bu konuda eleştirir, medya mensupları da buna itiraz ederler. Medyanın terörü veriş biçimi, aslında sadece ülkemizin değil, dünyanın da ilgilendiği önemli sorunlardan biridir.

 

Genellikle politikacılar televizyon organlarını bu konuda eleştirir, televizyon yetkilileri de “asıl siz sorumlusunuz, biz görevimizi yapıyoruz, hatayı kendinizde arayın; kusur bizde değil, sizde” şeklinde itiraz ederler. Medya görevi gereği terör haberlerine “yer vermek” isteyecek, izleyici de “bilmek” isteyecek, otorite de buna “karşı çıkacak”tır ama önemli olan bu konuda “denge”yi bulabilmek, “orantılılığı” sağlamaktır. Türkiye de ve dünyada medya, genellikle, otoritenin düzenlemelerine karşı dirençli bir yapıda bulunmaktadır. Bilindiği gibi medya, bireyin haber alma hakkı, toplumsal eğilimler, izleyicilerin beklentisi ve sosyo-ekonomik baskılarla şekillenmekte olan bir sektördür. 

 

Bu yazıda terörün medya ile ilişkisi kısaca ele alınmıştır. Terörün tanımı ile ilgili tartışmalar, tarihçesi, Terörle Mücadele Yasasında terör, ceza hukukunda terörizm, sosyolojik boyutuyla terörizm, Türk hukuk mevzuatında terör gibi konular ayrıca ele alınması gereken konular olduğundan bu yazının kapsamı dışında tutulmuştur.

 

Terör Tehdidi. Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle tarih boyunca olduğu gibi Cumhuriyetten bu yana da terör tehdidiyle karşı karşıya bulunduğundan dolayı, son olarak 12. 04. 1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununu (TMK) çıkarmıştır.

 

Tanımı. 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. Maddesine göre terör şöyle tanımlanmıştır;

 

"Terör, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biri ile Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki sosyal, laik ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin varlığını tehlikeye düşürmek, Devletin otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her tür eylemlerdir”.

 

Bu madde terörü ve TMK kapsamındaki suçlara terör vasfını veren unsurları açıklamaktadır; yoksa bu bir suç tanımı değildir. TMK ya göre terör suçları mutlak terör suçlan (TCK 125, 131, 146-149, 156, 168, 171-172), terör amacıyla işlenen suçlar ve teröre destek olma suçlan diye 3 e ayrılır. Terör suçlarının tamamında TMK un 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı yasa ile değiştirilmesine kadar 647/4 uygulanamadı ama bu değişiklikle birlikte, sadece propaganda suçunda 647/4(tecil ve tedbire çevirme) mümkün hale getirildi. TMK kapsamında af yasağı vardır (1982/14). Bu kapsama giren suçlarda gözaltı süresi (TMK. md 11, OHAL Kn Md. 26, CMUK. Md. 128) birkaç kez değiştirilmiştir.[2]

 

Demokratik Ülkeler, Medya ve Terör. Türkiye de ve dünyada terör, amacını gerçekleştirmek için özellikle ekranları kullanmak ister. Aslında terör bir reklam ve propaganda yöntemidir; demokratik yöntemle amacına ulaşamayan kesimlerin kendi güçlerini kanıtlamak için kullandıkları bir reklam biçimidir. Şöyle ki, bir kez yapılan bir eylem, defalarca ekranda gösterilir ve böylece bir eylem yerine binlerce kez eylem yapılmış gibi olur.

 

Bu çarpan etkisiyle büyütülen olguya, bu ince çizgiye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bu ince çizginin belirlenmesi medya çalışanları tarafından oluşturulacak ilkeler ve yapılacak hizmet içi eğitim ile mümkün olabilir.

 

Ulusal televizyonlardaki bazı görüntüler, Türkiye karşıtı olan özellikle yurt dışındaki televizyonlar için bulunmaz bir fırsattır. Türkiye deki bir görüntüyü kendi televizyonlarında defalarca gösterirler. İşte bu, tam da terör örgütlerinin istediğidir. Bir atasözünde belirtildiği gibi, “körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz”. Dünyanın en ileri, güçlü ve çağdaş ülkelerinin dahi terörü sona erdirememesinin en önemli etkenlerinden biri, bu tür televizyon yayınlarının, terörün oksijeni olması nedeniyledir.

 

İfade Özgürlüğü ve Sınır. Kuşkusuz ki, her özgürlüğün bir sınırı vardır. Kriz zamanlarında bile ifade özgürlüğünün bazı sınırları bulunmaktadır. Bu sınırlar, bireyin haber alma hakkı, insan hakları, özel hayatın gizliliğine saygı, kamu yararı, ulusal çıkar, demokrasi gibi sınırlardır. Bu nedenle de sektör içinde de ahlaki ve mesleki kararlar alınmalı; ikilemlerde yol gösterici ilkeler bulunmalıdır. 

 

Terör, amacını gerçekleştirmek için ulusal ve uluslar arası medyayı kullanmak ister. Aslında terör bir propaganda yöntemidir; demokratik yöntemle amacına ulaşamayanların kendi güçlerini kanıtlamak için kullandıkları bir reklam biçimidir. Bir kez yapılan eylem, defalarca ekranda gösterilir ve böylece binlerce eylem yapılmış gibi olur. Terörizmin amacı, hedef unsuru zayıflatmak, çürütmek ve moralini bozmaktır. Buna karşın kendisine inananların moralini yükseltmek, amaca yaklaştıkları intibaını vermek, toplumdaki desteğini artırmaktır. Bunu yapmak için teröristler, en medyatik eylem biçimini seçerler. Kanlı eylemin zamanı, mekânı, usulü ve şekli açısından en medyatik eylem biçimi hangisi ise teröristler, onu yapmak isterler. Bu kanlı eylemin duyulması, medyada yer alması, teröristlerin yaptığı eylemin kendisinden çok daha önemlidir. Şayet yapılan kanlı eylem medyada yer almamışsa, terörist açısından bu eylem boşuna yapılmış sayılır. Terörist kanlı eylemi yaptıktan sonra ekran karşısına geçer ve o eylem medyada ne kadar yer almışsa, hedefine o kadar yaklaştığını düşünür.

 

Türkiye de Medya ve Terörün Amacı. Türkiye deki PKK terörünün amacı, Türkiye yi zayıflatmak, çürütmek ve moralini bozmak, en zayıf anında yeni bir devlet kurmaktır. Yeni bir devlet kurmak için hedef ülkenin (Türkiye nin) zayıflamasını sağlamak, bu konuda elinden geleni yapmak, bu arada sürekli Avrupa ve Amerika daki insan hakları kuruluşlarıyla ilişkide olmak, ortak hareketler oluşturmak ister. Amacı, vuracağı darbelerle Türkiye yi zaafa uğratmak, kamu otoritesini zayıflatmak, en zayıf anda, mağdur rolünü oynayarak kendi devletini kurmaktır. Irak, Iran ve Suriye de de benzer faaliyetleri sürdürmek, böylece bu dört ülkeden koparılacak topraklarla yeni bir devlet (Kürdistan) kurmaktır. Hiç kuşku yok ki, Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği gibi uluslar arası güçler, komşularımız, dünyada Türkiye yi istemeyenler, Türkiye nin büyümesini ve gelişmesini hazmedemeyenler, Terör Örgütünün ilgi duyduğu unsurlardır.

 

İşte tam da bu noktada belirtilmesi gereken şudur; Türkiye, insan haklarına tam anlamıyla saygı duymalı, bu konuda gereken bağımsız kurumlarını kurmalı, hiçbir eksiğe yer vermemelidir. İçte bunlar yapılırken dış politikada da temel ekseni insan hakları olan bir konsept belirlenmeli, bu çerçevede politikalar geliştirilmelidir. Bunların uygulamada çekirdeklerinin görüldüğünü bu vesile ile burada belirtmek gerekir.

 

Terör Örgütünün yaptığı terör eylemlerinin bir temel amacı da, kendi militanlarına, militanlarına inananlara ve militanlarının ailelerine “yıkılmadım ayaktayım” mesajını vermektir. Terör örgütü sürekli olarak “dağ”ı övmektedir. “Dağa çıkmak” yüceltilmekte, olayın bir onur sorunu olduğu propagandasını yapmakta, böylece yurt içinden ve dışından “dağ kadrosunu” sürekli takviye etmektedir. Tek yanlı yayın ve propaganda, ulvi kavramlar etrafında bir söylem, aile, çevre ve diğer çeşitli faktörler etkisinde kalan 15-20 yaşındaki genç kendisini bir anda “dağ” da bulmaktadır. “Dağ” hiç bilmeyenlere cazip gelmekte, baba evinde ilgi görmeyip de “bir kot pantolon giymek uğruna” evine terk eden kız çocuklarına rastlanmaktadır. Dağa çıkanların ne ucuz gerekçelerle gittikleri bir başka yazının konusudur.

 

Bütün bu olanlar karşısında güvenlik güçlerinin yaptığı bir aşırılık, bir hak ihlali, terörün ekmeğine sürülen yağ anlamına gelmektedir. Bu nedenle terörle mücadelenin ne kadar hassas ve kırılgan olduğu açıktır. Güvenlik güçlerine verilen insan hakları dersinin ruhu ile birlikte icrası, biçimsel kalmaması, ehil olanlarca anlatılması büyük önem taşımaktadır.

 

Terör Örgütü, kendisine inananların moralini yükseltmek, amacına yaklaştığı intibaını vermek, toplumdaki desteğini çoğaltmak ister. Bunu yapmak için Terör Örgütü, en medyatik, en çok ses getiren, en kanlı eylem biçimini seçer. Kanlı eylemin zamanı, yeri, yöntemi ve biçimi açısından en medyatik eylem biçimi hangisi ise Terör Örgütü gözünü kırpmadan onu yapar. Bu kanlı eylemin duyulması, televizyonlarda yer alması, teröristlerin yaptığı eylemin kendisinden çok daha önemlidir. Şayet yapılan kanlı eylem televizyonlarda yer almamışsa, terörist açısından bu eylem boşuna yapılmış sayılır. Terörist kanlı eylemi yaptıktan sonra ekranın karşısına geçer ve o eylem televizyonda ne kadar yer almışsa, hedefine o kadar çok yaklaştığını düşünür. 

 

 

Uluslar arası medya kuruluşlarının terörle ilgili haber ve programları özenle yayımladıkları, azami dikkati gösterdikleri bilinmektedir. 11 Eylül 2001 sonrasında Amerikan medyasının, Metro saldırısı sonrası İngiliz medyasının ceset görüntülerini yayımlamadığı ve kanlı görüntülere yer vermediği bilinmektedir.

 

ABD, Avrupa Konseyi ve İngiltere de Televizyon ve Terör

 

İşte terör örgütlerinin bu yapısı ve amacı, medya organlarını harekete geçirmiştir. Amerika ve Avrupa da bulunan televizyon kuruluşları birtakım ilke kararları almışlardır. Uluslar arası televizyon kuruluşlarının terörle ilgili haber ve programları dikkat ve özenle yayımladıkları, azami dikkati gösterdikleri bilinmektedir.

 

ABD Örneği. 11 Eylül 2001 sonrasında Amerikan medyasının özenli tutumu anımsanmalıdır.

 

ABD, bilindiği gibi 1996 yılında PKK yı terör listesine almıştı. 14 yıl sonra bunun bir yargısal uygulaması dikkat çekmektedir. Şöyleki;

ABD de, Supreme Court (ABD Yüksek Mahkemesi), verdiği son bir kararda, “terörist organizasyonlara tavsiye ve fikir vermek de maddi desteğe girer ve suçtur”, diyerek PKK terör örgütüne fikir vermenin suç olduğunu kabul etmiştir. California da bulunan Humanitarian Law Project örgütü, PKK ya yardım ettiği için mahkemelik olmuştu. Örgütün avukatı Georgetown Üniversitesinden Hukuk Profesörü David Cole, “biz parasal destek vermiyoruz, hukuksal tavsiyelerde bulunuyoruz” şeklinde karara karşı üst mahkemeye başvurmuş ve dava Supreme Court a gelmişti. Supreme Court, “Kürtlere düşünsel yardım edebilirsiniz ama PKK ya değil” kararını vermiştir. Supreme Court, sonuçta; PKK terör örgütüne akıl vermenin maddi destek olduğunu ve suç teşkil ettiğini karar altına almıştır.

 

İngiltere Örneği. BBC nin (British Broadcasting Corporation) terörle ilgili yayın ilkelerine bakıldığında şunlar görülmektedir; ceset görüntüsünden sakınılmalıdır. Ölü ve yaralıların yakın çekimi yapılmamalıdır. Terör haberleri ancak özenle verilmelidir. Medya, terörün propagandasına ve tanıtımına alet olmamalıdır.

 

İngiliz kamu yayıncısı BBC tarafından belirlenen kurallar şunlardır:

 

1.     Ölüler saygıyla ele alınmalı, zorlayıcı nedenler olmadıkça yayınlanmamalıdır,

2.     Yakın çekimden kaçınılmalıdır,

3.     Kanlı sonuçlar üzerinde fazla durulmamalıdır,

4.     İnsan hayatına ve onun acı çekmesine değer verilmelidir,

5.     Terör haberleri sorumlu bir şekilde verilmelidir; terörizmle ilgili rivayetlerin öldürücü olduğu unutulmamalıdır,

6.     Ulusal güvenliği ilgilendiren konularda resmi sırlar yasası göz önünde bulundurulmalıdır,

7.     Teröristlerle mülakat, kamu çıkarı varsa yapılmalıdır, yapılmadan önce yayın politikası kontrolörüne başvurulmalıdır,

8.     Teröristlerin propaganda ve tanıtım amaçlı gösterilerine BBC alet olmamalıdır,

9.     Teröristlerin kullandığı dil, basın mensubununmuş gibi kullanılmamalıdır.

 

Londra Metrosu saldırısı sonrası İngiliz televizyonlarının ceset görüntülerini yayımlamadığı ve kanlı görüntülere yer vermediği bilinmektedir.

 

Bununla birlikte İngiltere de IRA ile ilgili haberlerin verilmesi konusunda getirilen yasağın, haberlerin verilmesi ve IRA nın propagandasının azalmasını sağlamadığı görülmüştür. Sektörün kendi içinde alacağı karar ve düzenlemeler, bir otorite tarafından dayatılan kural ve düzenlemelere karşın her zaman daha etkili olmaktadır.

 

Avrupa Konseyi. İfade özgürlüğünün iki unsuru vardır: Bilgiye ve düşüncelere erişim özgürlüğü ile bunları yayma özgürlüğü. AİHS nin 10 uncu maddesine göre;

 

“Herkes, görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon veya sinema işletmelerini bir izin sistemine bağlı tutmalarına engel değildir.

 

Kullanılması ödev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler; demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, ülke bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı organının otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı usullere, şartlara, sınırlandırmalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”

 

Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kabul edilen Medya ve Terörizm konulu Rec 1706 (2005) sayılı Tavsiye Kararının 8 inci ve 10 uncu paragrafları önem taşımaktadır;

 

“8. Parlamento, medya çalışanlarını aşağıdakilere uymaya davet eder:”

 

“i.       Meslek kuruluşları aracılığıyla; terörizmin etkilerine gereğinden fazla katkıda bulunmadan kamuoyunu haberdar etmek maksadıyla gazeteciler, fotoğrafçılar ve terörist eylemlere değinen veya bunlara maruz kalan editörler için etik ilkeleri geliştirmeye;

ii.      Terörizm hakkında medya haberlerinin hassas niteliği ile ilgili artan farkındalığı amaçlayarak medya çalışanları için eğitim kursları düzenlemeye;

iii.    Terörist ile elbirliğiyle hazırlanmış sansasyonel haberler ve görüntüler için bir yarıştan kaçınmak maksadıyla kendi aralarında, örneğin kendi meslek kuruluşları aracılığıyla işbirliği yapmaya;

iv.    Terörist eylemlerin sebep olabileceği halkta korku duygusu ekleyerek veya teröristlere propaganda için platform sunarak teröristlerin çıkarlarına uygun davranmaktan kaçınmaya;

v.      Kurbanların insan onuru ve mahremiyetini ihlal eden veya kurbanlar ile ailelerinin yanı sıra halk üzerinde bu tür eylemlerin etkisini artırmaya katkıda bulunan terörist eylemlerin şok edici resimlerinin yayımlanması veya görüntülerinin verilmesinden kaçınmaya;

vi.    Terörizmin altında yatan toplumsal gerilimi, haber ve yorumlar aracılığıyla abartmaktan kaçınmaya ve özellikle de her tür nefret söylemini yayınlamaktan imtina etmeye.

 

“10. Parlamento, Bakanlar Komitesine, üye devletler ile gözlemci ülkelerden medya ve yeni iletişim hizmetleri ile ilgili olarak aşağıda belirtilen unsurların yerine getirilmesinin talep edilmesini tavsiye eder;

 

“i.    sebepleri ile birlikte terörle mücadeleye karşı yürütülen eylemler ve devletin stratejileri hakkında kamuoyunun ve medyanın düzenli olarak bilgilendirilmesi;

ii. devlet otoritelerince terörle mücadele mazereti altında terörist eylemler ve tehditlere karşı verilen tepkilerin yanı sıra terörizm hakkında medyada bilgi ve görüşlerin yayınlanmasını gereksizce yasaklamaktan veya kısıtlamaktan kaçınılması;

iii. terörizmi araştıran gazetecilerin, teröristlerce veya devlet otoriteleri tarafından yapılan anti-terör eylemlerinin neden olduğu tehlikelere gereksiz bir şekilde maruz kalmalarının önlenmesi için her olaya ilişkin özel güvenlik durumu hakkında terörizmle ilgili medyanın, kendi istekleri üzerine, bilgilendirmesi;

iv. medya içeriğinin eleştirisel ve bilinçli tüketiminin teşvik edilmesi ve terörist eylemlerin neden olduğu korku hakkında vatandaşların farkındalıklarının mümkün olduğunca artırılması amacıyla okul müfredatına medya okuryazarlığının dahil edilmesi;

v. teröristlerin internet üzerinden, illegal mesaj ve görüntüleri yayınlamalarını önlemek amacıyla yasa uygulayıcı otoriteler ve polisle işbirliği yapılması;

vi. bilgisayar sistemleri aracılığıyla işlenen ırkçı ve yabancı düşmanlığı unsurları içeren eylemlerinin cezalandırılmasına ilişkin Sibersuç Sözleşmesinin Ek Protokolünün, etnik orijin, millet, soy, ırk veya renk veya bu faktörlere bir mazeret olarak kullanılan din temelinde herhangi bir kişiye veya gruba karşı nefret duygularını ve şiddeti savunan, teşvik eden veya kışkırtan terörist içeriğe uygulanması;

 

Yine Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından kabul edilen Kültür Aracılığıyla Terörizmle Mücadele konulu Rec 1687 (2004) ve sayılı Tavsiye Kararının 7. paragrafında aşağıdaki ifade yer almaktadır:

 

“7. Parlamento; terörist eylemleri tanımlamada ve terörizm ile ilgili tartışmaları ele almada sorumlu medyayı memnuniyetle karşılar ve ilgili mesleki etik ilkeleri üzerinde medya çalışanlarının kendi aralarında derinlemesine yapacakları tartışmaları destekler.[3]

 

 Yasadaki ilke ve kısıtlamalara rağmen Çağdaş ülkeler ve Türk medyasının otoriter düzenlemelere karşı hoş bakmadıkları ve hatta direnç gösterdikleri belirtilebilir. Medyanın kısıtlara hoş bakmamasının bir nedeni de, terör haberlerinin haber değerinin olması ve halkın bu haberlere karşı büyük ilgi göstermesidir. Böylece terör haberleri medyayı beslemekte, medya da sonuçta Terör Örgütünü amacına biraz daha yaklaştırmaktadır. Doğrusu, izleyici haberleri bilmek istemekte, bilme hakkına saygı gösterilmesini talep etmektedir. Televizyoncu ise reyting oranını artırmak istemekte, halkın bilgi edinme hakkına saygılı davranma yolunu seçmektedir. Bununla birlikte bu tür haberlerin bir boyutu da, terör kurbanları ve yakınlarının haklarıdır. Terör kurbanlarının kanlı, dağınık ve istenmeyen görüntüleri, kurban yakınlarını rencide etmektedir. İnsan onuruna saygı ve özel hayatın gizliliği korunmalıdır. Burada iki ayrı hak yarışmaktadır; halkın bilme hakkı, terör kurbanının ise bu şekilde görülmeme hakkı. Buna kamu yararı, ulusal çıkar ve demokrasinin gerekleri de eklenebilir.

 

Bu haberlerin sonucunda ise parsayı kuşkusuz ki terör örgütü toplamaktadır. İngiltere nin eski Başbakanı Margareth Thatcher, “propaganda terörün oksijenidir” demiştir.

 

İşte bu durumda uluslar arası hukukta yeni bir kavram oluşmuştur; “Kriz Zamanında İfade Özgürlüğü”. Konu kuşkusuz ki yeni değildir, belki de insanlığın tarihi ile paraleldir.[4]

 

Medya ile otorite arasındaki ilişkilerde, otoriter bir anlayış yerine sektörün kendi içerisinde alacağı kararların daha etkin olduğu bilinmektedir. Örneğin İngiltere nin IRA  ya karşı aldığı “medya önlemleri”, IRA nın propagandasını azaltmamıştır ama sektörün kendi aldığı önlemler yangının söndürülmesinde etkili olmuştur.

 

11 Eylül 2001 tarihli İkiz Kulelere saldırılar ile Londra ve Madrid eylemleri sonrasında ABD, İngiliz ve İspanya medyası kanlı görüntü vermemişken, İstanbul daki HSBC ve Sinagog eylemlerindeki ölüler, yaralılar, kanlı görüntüler ekranlarda sürekli yer almıştır.

 

Uygulamaya bakıldığında Türk medyasının bu konuda kimi zaman sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Örneğin Türkiye nin 3 ilinde yapılan terörist başının yakalanışının yıldönümünü bir televizyon “Türkiye savaş alanı gibi” alt yazısı ile vermişse, bu yurttaşın haber alma özgürlüğü değil, açıkça yasanın 4-y ilkesinin ihlalidir. Çünkü Türkiye de 81 il bulunmakta ve gösteri sadece 3 ilde yapılmaktadır ve “3 il eşittir Türkiye” denklemi yanlıştır.                       

 

6112 sayılı RTÜK yasası, terör ve medya konusunda çok önemli yayın ilkeleri içermektedir. Terörle ilgili yayın ilkeleri kısaca şöyle belirtilebilir;

 

1. “Medya hizmet sağlayıcılar, yayın hizmetlerini kamusal sorumluluk anlayışıyla … sunarlar” (6112/8-1).

2.Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, … aykırı olamaz(6112/8-1-a).

3.Irk, dil, din, cinsiyet, sınıf, bölge ve mezhep farkı gözeterek toplumu kin ve düşmanlığa tahrik edemez veya toplumda nefret duyguları oluşturamaz(6112/8-1-b).

4. ”Terörü övemez ve teşvik edemez, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteremez, terör örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özelliklerini yansıtılıcı nitelikte olamaz. Terör eylemini, faillerini ve mağdurlarını terörün amaçlarına hizmet eder şekilde sunamaz” (6112/8-1-d).

5. “Suç işlemeyi suçluyu ve suç örgütlerini övücü, suç teknikleriniş öğretici nitelikte olamaz” ((6112/8-1-g).

6. “Şiddeti özendirici veya kanıkasatıcı olamaz” (6112/8-1-ş).

 

Uygulamaya bakıldığında Türk medyasının bu konuda kimi zaman sınıfta kaldığını söyleyebiliriz. Örneğin Türkiye nin 3 ilinde yapılan terörist başının yakalanışının yıldönümünü bir televizyon “Türkiye savaş alanı gibi” alt yazısı ile vermişse, bu yurttaşın haber alma özgürlüğü değil, açıkça yasanın 4-y ilkesinin ihlalidir. Çünkü Türkiye de 81 il bulunmakta ve gösteri sadece 3 ilde yapılmaktadır ve “3 il eşittir Türkiye” denklemi yanlıştır.

 

 Sonuç:

 

1.  Medya kuruluşları etik ilkeler geliştirmeli, hizmet içi eğitim kursları düzenlemeli, kendi aralarında işbirliği yapmalı, Terör Örgütünün çıkarlarına uygun davranmamalı, terör eylemlerinin kurbanlarının fotoğraflarını göstermemeli, nefret söylemlerini yaymamalı, her tür abartıdan kaçınmalıdır. Terör haberlerinin hassas doğası gereği medya çalışanlarına bilgi ve bilinç artırıcı eğitim kursları düzenlenmesi ve mümkün olduğunca terör haberciliği konusunda eğitim almış medya mensupları görevlendirilmelidir. Terör haberlerinin sunumlarında ceset görüntüleri, kan izleri, yakın çekim görüntüler verilmemelidir. Yayınlarda terör kurbanları ve yakınlarının insan onuruna ve özel hayatlarının gizliğine saygı ve hassasiyet gösterilmelidir.

2.  Terörle ilgili bir haber ile normal bir haber kesinlikle farklıdır, bunun farkına varılmalıdır. Rekabet ve reyting değil yayıncı sorumluluğu öne çıkmalıdır. Yayın kuruluşları birbirleriyle işbirliği yaparak haber ve görüntü için reyting yarışına girmekten kaçınmalıdır.

3.   Haber, tartışma, analiz programlarında medyada terör konusu yeterinden çok ve defalarca işlenmektedir ve bu durum terör örgütünün işine yaramaktadır. Terörizmde eylem değil yarattığı etki önemlidir.

4.   “Son dakika” “flaş” gibi alt yazı veya çerçeve yazılar ekranda 5 dakikadan fazla tutulmamalıdır. Bu durum, korku, panik, gerginlik ve endişe yarattığından çok zorunlu haller dışında başvurulmamalıdır.

5. Yetkililer duyurmadan önce şehit ailelerine haber verilmemeli, önce yetkililer şehit ailelerine haber vermelidir. Şehit ailelerinin evinden canlı yayın ve röportaj yapılmamalı, ağıtlar verilmemelidir.

6. Şehit ve felaket görüntüleri verilirken, ürkütücü, paniğe sevkedici olmamaya dikkat edilmeli, uzaktan çekimle yetinilmelidir. Terör yanlısı kişilerle röportaj yapmadan önce kamu yararı düşünülmeli, terörün propagandası yapılmamalı, terör teşvik edilmemelidir. Terör eylemlerinin halkta korku, panik, yılgınlık duygusunu yarattığı göz önüne alınarak yayınlarda bu unsurları körükleyici görüntü ve üsluptan kaçınılmalıdır. Görüntü tekrarları, haberlerde gerilimi artırıcı müzik ve ses efektleri kullanımı, sansasyonel haber başlıkları ve alt yazı kullanımı gibi görüntülerden uzak durulmalıdır.

7. Terörle ilgili haberler verilirken vtr yayınlarının arşiv niteliği mutlaka belirtilmelidir.

8.  Haber ve yorumlar yoluyla terörizme dayalı toplumsal gerilimi şiddetlendirmekten ve özellikle de nefret söyleminin her türünü yaymaktan kaçınılmalıdır.

9. Terör örgütleri ve eylemleri haber yapılırken dil, üslup ve terminolojiye dikkat edilmelidir.

10. Yayın kuruluşları teröristler için propaganda ortamı yaratmamalı, teröristlerin çıkarlarına uygun hareketlerden kaçınmalıdır.

11. Yayın kuruluşları, özellikle masum insanların hayatını tehlikeye atmamak için terör eylemlerini canlı olarak yayınlamaktan kaçınmadır.

 12. Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), Anayasanın 133 üncü maddesinin ve 3984 sayılı yasanın kendisine verdiği yetkinin öncelikle “düzenleme” olduğunun bilincinde olmalıdır.

13. RTÜK terör haberleri ile ilgili tavsiye niteliğinde kriterler belirlemeli, yol gösterici ilkeler hazırlamalıdır.

14. RTÜK, bu konuda medyaya dönük eğitim seminerleri düzenlemeli, bu tür süreçlere destek olmalıdır.

 15.  Kamu yetkilileri mümkün olan en kısa sürede ve sürekli olarak medyaya bilgi akışını sağlamalıdır. Bilgi kirliliğinin (dezenformasyon) yaşanmaması için kamu, sürekli olarak medyayı bilgi sahibi kılmalıdır.[5] 



[1] İ. Ü Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi, RTÜK Üyesi, UNESCO İnsan Hakları İhtisas Komitesi Üyesi-ANKARA

[2] Detay için bk. Fendoğlu, H.T., “Uluslararası Belgelerde Terörizm”, Fırat Üniversitesi Rektörlüğü, 27-29 Mart 2000, “Uluslarararası Doğu ve Güneydoğu da Huzur ve Güvenlik Sempozyumu (Terör, Etkileri ve Çözüm Önerileri)” , Bildiri, 2000, ss. 757-769.

[3]Radyo ve Televizyonların Terör Haberlerini Ele Alış ve Sunuş Biçimleriyle İlgili Yayın Kuralları Belirleme Komisyonu Raporu, s. 3.

[4] Bk. Fendoğlu, "Türk Anayasa Hukukunda Olağanüstü Hal Kavramı ve Bu Konuda İleri Sürülen Teoriler", Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Sayı 5, 1991, ss. 107-117.

 

[5] Bu yazıda şu iki makalemizden yararlanılmış, konu burada güncellenmiştir; Televizyon Terörün Oksijeni” midir?, SDE, 27 Temmuz 2010, veMedya ve Terör”,  SDE,  29 Haziran 2010.




 

]]>
2012-05-29 12:17:40makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
BAŞKANLIK SİSTEMİhttp://ebay27.com/detail.php?id=223BAŞKANLIK SİSTEMİ


Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU

    Başkanlık sistemi için parlamenterizm sisteminin tartışılmasında yarar vardır. Ancak burada parlamentarizm üzerinde yer darlığı nedeniyle durulmayacaktır. Parlametarizmin tanımı, tarihçesi, parlamenter rejimin dört özelliği (yürütmede çift başlılık, cumhurbaşkanının siyasal sorumsuzluğu, bakanlar kurulunun sorumluluğu ve yürütmenin yasamayı feshi) ile parlamenter rejimin çeşitleri (düalist, monist, aklileştirilmiş ve çağdaş) konuları bu çalışmanın kapsamı dışındadır. 

    Başkanlık sistemi temsili rejim türlerinden biridir ve kuvvetler ayrılığı teorisini -parlamenter rejimden farklı olarak- sert şekilde uygular.  Başkanlık sisteminin ABD'de mucidi "Kurucu Babalar" (Founding Fathers) dır. İlk Başkan George Washington, 30 Nisan 1789’da görevine başlamıştır. XVIII nci yüzyılda Amerika'da, Başkanlık sistemi, insan aklından doğmuş bir sistem olarak kabul edilmektedir. Başkanlık sistemi, “westminster modeli” demokrasinin XVIII nci yüzyıl sonundaki koşullarına tepki olarak verilen bağımsızlık savaşı sonucunda Amerikalılar tarafından üretilmiştir. Başkan ve Kongrenin ayrı seçildiği, meclisin çift olduğu, başkanın ikinci seçmenlerce (Electoral College) seçildiği, Federal yapılı bir devlet yapısıdır. Sistem yasama-yürütme-yargı uzlaşınca işlemekte, aksi halde sorun çıkabilmektedir.  

    ABD’nde Başkan, Kongreyi feshedemez. Kongre de başkanı istifaya zorlayamaz. Mali kaynaklar üzerinde Kongre daha etkilidir. Başkanlık sisteminde, organların yapısı, fonksiyonu ve ilişkilerinde bağımsızlık vardır; buna göre, kuvvetler biribirini kontrol eder ama, yürütme organına üstünlük tanınır.  Başkanlık modelinin en iyi örneği ABD dir. Sistem, ABD Başkanı,  Kongre ve Federal Yüksek Mahkeme ve Federe Mahkemelerden meydana gelir.  ABD'de, Federal Yüksek mahkeme, Anayasayı korur ve yüksek adalet işleri ile uğraşır. Yüksek mahkeme, Senato'nun onayı üzerine ABD başkanı tarafından atanan bir başkan ve sekiz üyeden oluşur. Anayasaya göre, iyi hareket ettikleri sürece görevlerine devam eden federal hâkimler fiilen ömür boyu şartı ile bu durumlarını korurlar. Bu da onların bağımsızlığını sağlar.  ABD‘de yargı bağımsızdır ve diğer iki kuvvete karşı koyacak güçtedir. ABD'nde yargı, yürütmeden üstün tutulur.  Birleşik Devletlerde yargı yetkisi, bir yüksek mahkemeyle Kongrenin gerektiğinde zaman zaman kurdurabileceği ikinci derecede mahkemelere verilmiştir. Görüldüğü gibi, Mahkemeler yargılar ama, kanunun yapılmasına ve uygulanmasına katılmaz. Kanunu Kongre yapar, mahkemeler olaya uygular, hükümet ise verilen kararı yerine getirir.

    1787 tarihini taşıyan ABD Anayasasında, yirmi beş amendement yapılmıştır. Anayasa değişikliği, Federal Meclisin 2/3 ünün kararı ile olur. Başkan'ın, Parlamento dışından iki dereceli seçimle, -dört yılda bir-, iş başına geldiği ABD'de, Başbakan, Bakan ve Bakanlar Kurulu yoktur; Bakanlar, Başkan'ın sekreteridir.  Bunlar resmen bir Kabine teşkil etmezler; son söz de Başkan'a aittir.  Latin Amerika ülkelerinde ve Afrika'da uygulanan başkanlık sistemlerinden farklı olarak,  ABD'de, Başkan ve bakanlar, parlamento üyesi değildir. Başkan'a, silahlı kuvvetlerdeki atamalar ve savaş ilanı konusunda da geniş yetkiler tanınmıştır.  Amerika kıtası üzerinde elli eyaletin bir araya gelmesiyle kurulan ve bugün tek kutuplu dünyanın lideri sayılan Birleşik Devletler'de başkanlık rejimi şöyle belirtilebilir;

Başkan’ın Yasama Fonksiyonu. ABD Anayasasına göre, yasama organı, eşit yetkili iki meclise verilmiştir. Bunlardan biri Senato, diğeri Temsilciler Meclisi’dir. Senato, Birleşik Devletler'in her eyaletinden seçilen ikişer üyeden oluşur (2x50=100 üye). Senatonun üçte biri 6 yılda bir değişir. Temsilciler Meclisi, 435 üyeden oluşan, 25 yaşını bitirenlerin iştirak edebildikleri, iki yılda bir üçte biri değişen bir Meclistir. Kongre (Senato ile Temsilciler Meclisi) toplam 535 temsilciden oluşur. ABD Başkanı'nın Kongre ile ilişkileri şöyledir: Başkan, tatil aylarında kongreyi toplayabilir. Gerektiğinde, Kongre toplantılarını uzatabilir. Başkan yardımcısı, Senato'nun başkanıdır, ama oy hakkı, sadece oyların eşitliği halinde vardır. Başkanın af yetkisi vardır. Başkan, Kongreyi feshedemez. Kongre de başkanı istifaya zorlayamaz. Başkanın veto yetkisi vardır. Kanun tasarılarını beğenmezse, yeniden görüşülmek üzere Kongreye iade eder. Roosvelt döneminde, bu usul çok kullanılmıştır. Ayrıca, Kongre tatile yaklaşırken, Başkan, gelen kanun tasarılarını cebine koyabilir, bu durumda kanun kendiliğinden veto edilmiş olur. Başkan, Kongreye mesaj göndererek istediği kanunları hatırlatabilir.

Kongre’nin Başkana karşı yetkileri. Kongre, bütçeyi onaylamak veya red etmek yetkisine sahiptir. Başkanın bürokrat tayini ve yaptığı uluslararası anlaşmalar, Senatonun 2/3 onayı ile tamam olur. Başkanın suçlanması Temsilciler Meclisinde, yargılanması Senato'da olur. Başkan, sadece vatana ihanet halinde görevinden azledilir (impeachment=suçlama). Bu durumda, Senato ve Federal Yüksek Mahkeme yargılamayı yapar. Parlamenterler, ABD'inde, Avrupa'dan daha etkindirler; dokunulmazlıkları vardır. Başkan, Bakanları (sekreterlerini), Senato onayı ile tayin edebilir. Senato, ortalama yirmi yılda bir, Başkanın teklifini red etmiştir. Kabine değil de Başkanın kabinesi (The President's Cabinet) vardır. Kabine'de çoğunluğun oyları değil, Başkan'ın tek başına verdiği oy geçerli sayılır; Başkan Abraham Lincoln, bir Kabine toplantısının ardından, "8 hayır, 1 evet; evet kazandı" demişti. ABD siyasi partilerinde grup kararı yoktur. Sosyalist, komünist partiler olmadığı gibi, partilerin ideolojisi de yoktur. Partiler âdem-i merkeziyetçidir. ABD'yi önceleri Kongre, II. Dünya Savaşına kadar yargıçlar, II. Dünya Savaşı sonrasında Başkanlar yönetmiştir, denilebilir.

Başkanın Yürütme Fonksiyonu. Güçlü, etkin ve isabetli yürütme, milli birliği hızlandırmada bir etken sayılmaktadır ve Başkanlık rejiminin temel esprisi budur. Başkan, yürütmenin tam ve tek başıdır. Başkan, -bazı kayıtlarla- bütün üst düzey yöneticileri tayin ve azleder. Seçimde Başkanı destekleyenler, Başkan tarafından mükâfatlandırılır (Spoil sistem). Dış politikayı Başkan tek başına yürütür; Ordu’nun başıdır; Başkomutandır; stratejik kararları alır. Başkan Kennedy, Küba'ya, tek başına verdiği kararla müdahele etmiştir. Başkan, kanunların uygulanmasını denetler. Başkan iki aşamalı bir seçimle gelir; önce her eyaletten temsilciler seçilir; seçilen bu partizan seçmenler de Başkanı seçer. Seçim 4 yılda bir yapılır. Başkan olmak için, 35 yaşın üzerinde ve 14 yıldır ABD'nde mukim olmak şartları aranır. ABD'nde elli eyaletin (federe devletler) hepsi de, içişlerinde serbesttir, yerel parlamentoları, yöneticileri vardır. Ama içişleri, dışişleri, para politikası, iletişim ve yüksek adalet işleri, federal hükümetin sorumluluğundadır.

Başkan’ın Yargı Fonksiyonu. ABD Başkanı, Federal Yüksek Mahkeme (Supreme Court) nin 9 üyesini ömür boyu  görev yapmak üzere tayin eder. Federal Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve  Yüksek Seçim Kurulu olarak çalışır. Federal Yüksek Mahkeme, tüm adliyelerin hiyerarşik üstüdür. Federal Yüksek Mahkeme, yasama ve yürütmenin Anayasaya uygunluğunu denetler.

YARI BAŞKANLIK SİSTEMİ:

Yarı başkanlık sisteminin özellikleri şunlardır, Cumhurbaşkanını halk seçer, Yönetim parlamenterizmde olduğu gibi iki başlıdır; Cumhurbaşkanı ve Başbakan. Yarı-başkanlık sistemine ideal paradigma olarak gösterilen Fransa'da iki meclis vardır; 491 üyeli Millet Meclisi ve 315 kişilik Senato.

Türkiye’de 1982 Anayasasının Cumhurbaşkanına verdiği yetkiler göz önüne alındıkta, birçok hukukçu, -cumhurbaşkanı halk tarafından da seçilince, yetkileri itibariyle, sistemi, yarı-başkanlık rejimi olarak göstermektedir.  1982 Anayasası, 1958 tarihli Fransa Anayasası ile büyük benzerlik taşımaktadır. Bu açıdan bazılarınca, 1982 Anayasasının kurduğu sistem, yarı-başkanlık sistemi olarak kabul edilmiştir. 1982 Anayasası ile Cumhurbaşkanına verilen yetkiler, Fransa'dakinden daha çoktur. Sanki Anayasa maddeleri başkanlık için hazırlanmış ama son anda vazgeçilmiş de yarı-başkanlık sistemine dönülmüştür.

1982 Anayasası ile Türkiye, hukuken, yarı başkanlık sistemine doğru bir eğilim içine girmiştir. Ama Bakanlar Kurulunun hükümetin genel siyasetinden sorumluluğu, meclisten güvenoyu alma zorunluluğu, parlamento önünde kolektif ve bireysel sorumluluğu rejimin parlamenter niteliğini açıkça belirtmektedir. 1961 Anayasasından farklı olarak 1982 Anayasasında Başbakana, bakanların azlini isteme yetkisi tanınmasını klasik parlamenterizden bir sapma olarak görmek doğru olmayıp, «rasyonelleştirilmiş parlamenterizm» yönünde bir gelişme olarak nitelemek daha doğrudur. Bununla birlikte Cumhurbaşkanını halkın seçmesi konusunda yapılan anayasa değişikliği halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir.

Neticede 2007 tarihli anayasa değişikliği nden sonra, Türkiye’de Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecektir. İlk turda, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday, cumhurbaşkanı olacaktır. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, oylamayı izleyen 2. pazar günü, 2. tur yapılacak, bu oylamaya, ilk turda en çok oyu alan iki aday katılacak ve geçerli oyların çoğunu alan aday, Köşk'e çıkacaktır. Böylece Türkiye'de Atatürk'ten sonra 70 yıldır cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yaşanan krizler halk oylamasında kabul edilen anayasa değişikliği ile artık tarih olmuştur. Halkoyuna sunulan  anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanı 5 yıllığına seçilecek, bir kişi iki kez seçilebilecek, milletvekili seçimleri 5 yıl yerine 4 yılda bir yapılacaktır.

NİÇİN BAŞKANLIK?

Sistem tartışmaları sadece Türkiye’de değil, dünyada, hem yeni ve hem de eski demokrasilerde gündeme gelebilmektedir. 1950-1990 arasında; Fransa’da yarı başkanlık sistemine geçilmiş (1958), Brezilya’da başkanlıktan yarı-başkanlık sistemine (1960), sonra yeniden başkanlığa dönülmüştür (1963). İsrail, başbakanını halkın seçtiği bir sisteme geçmiş (1992), sonra eski sistemine geri dönmüş (2001); Moldova yarı-başkanlıktan parlamenterizme geçmiştir.

12 Eylül sonrasında başlıyan "Başkanlık sistemi" tartışmalarında Danışma Meclisi, Istanbul Hukuk Fakültesi Yönetim Kurulu, Istanbul Barosu ve bazı hukukçular, başkanlık sistemini tartışmışlardır. Başkanlık sistemi tartışmasını başlatan Cumhurbaşkanı ÖZAL, 1997 sonrasında sürdüren Demirel olmuştur.   DEMİREL’in Başkanlık sistemi talebine Başbakan ECEVİT şiddetle karşı çıkmıştır.  2002 sonrasında ise Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN, Prof. Dr. Burhan KUZU  ve Cemil ÇİÇEK  tartışmayı sürdürmüşlerdir.
 
Başbakan Erdoğan’ın Görüşleri. Başbakan Erdoğan bir konuşmasında başkanlık sistemi talebine gerekçe olarak, bürokratik oligarşiyi göstermiştir. Başbakan Erdoğan’ın bu konudaki görüşleri şöyle özetlenebilir; 21 Nisan 2003: “Siyasetteki tek arzum başkanlık ya da yarı başkanlık modeli. Bunun ideali de Amerika’da uygulanan sistem.” 5 Ocak 2005: “Başkanlık sisteminin tartışılması Türkiye için yararlı olabilir ama bu bizim şu anda gündemimizde yok”. 15 Şubat 2006: “Başkanlık sistemini ben de istiyorum ama şartlar şu anda müsait değil”. 18 Nisan 2010: “Sistemin rahat çalışması konusunda bu olaya (başkanlık sistemi) sıcak bakıyorum. Çok daha seri neticeler alması noktasında...” 10 Eylül 2010:  “Bir önyargımız yok. Nihayetinde bununla ilgili gerekirse halk oylamasına gidilir, ama şu anda illa bu olmazsa olmazımız değil”. 25 Eylül 2010: “Ben bu konuyu tartışılsın diye açtım. Bunun tartışılmasının siyasilere de, halkımıza da katacağı çok şey var”.

2 Şubat 2011: “Bence demokratik parlamenter sistem içinde halk tartışmalı, tartışılmalı. Milletin tartışmasından kaçmak, çekinmek demokratlığa terstir. “Liderler tektir zaten, bunun yanında liderliği paylaştığı ikinci bir kişi olmaz. Ama ‘takım ruhu’ denilen bir olay vardır, ‘takım oyunu’ denilen bir olay vardır, ‘kolektif aklı oluşturmak’ denilen bir olay vardır. Ben, Başkanlık sistemiyle alakalı, ülkemde halk bu kavramları tartışmalıdır, bilmelidir ve şahsen Başkanlık sisteminin daha faydalı neticeler doğuracağına inanıyorum. Bu benim kanaatim. Sayın Bahçeli başka türlü düşünebilir, bir başkası başka türlü düşünebilir. Onların düşüncesine de benim saygım var, ama lütfen benim düşüncemdir, benim düşünceme de saygıları olsun.” “Başkanlık sistemi var, yarı Başkanlık sistemi var. Niye rahatsız oluyoruz bunlardan? ABD’si, Fransa’sı ortada... Almanya’da da bakıyorsunuz şansölye var, bu tür sistemler var, cumhurbaşkanlığı makamları var, güçlendirilmiş... Ama bazı yerlerde bakıyorsunuz sadece temsili... Bunlar da var. Bunların tartışılmasından kimsenin gücenmeye bence hakkı yok. Bırakalım tartışılsın, kimse de bundan da rahatsız olmasın.”

 Başkanlık sistemini savunanlara göre, parlamentarizm miadını doldurmuştur. Parlamenterizmde, öncelikle, iktidarların sınırlandırılmasında en önemli işlev gören kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulanabilmesi zorlaşmaktadır. Ayrıca parlamento kendi içerisinden çıkan hükümeti yeteri kadar denetleyememektedir. Böylece, hükümetler parlamento üzerinde kontrolü ele geçirmekte ve bu da, siyasal istikrarı olumsuz etkilemektedir.

19 ncu yüzyılda görülen modernleşme sürecinde hanedanın ve padişahın tekelindeki iktidar yetkisinin halkın seçtiği temsilcilerden oluşan Meclislere geçmesiyle sorunların üstesinden gelineceğine inanılıyordu. Birinci Meşrutiyet'te Türkiye ilk defa halkın temsilcilerinden oluşan bir Meclis-i Mebusan’la, padişahın yetkilerinin bir kısmı bu temsilcilerin eline geçmişti. Ardından İkinci Meşrutiyet döneminde padişah sistem içerisinde sembolik hale getirilmiş ve siyasal iktidar tamamen Meclis'e ve hükümete geçmiştir. Cumhuriyet dönemi, Osmanlı dönemindeki bu yapılanmayı sürdürmüş, 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları parlamenter sistem ekseninde ısrarlı olmuşlardır. Başbakan Özal (1983–1989) ve VIII nci Cumhurbaşkanı Özal'ın başkanlık sistemini ilk kez gündeme getirdiği kabul edilmektedir.  Başkanlık sistemi düşüncesi daha sonra Demirel tarafından gelişmiş demokrasi olarak sunulmuştur.
 
TBMM’nin işlevi gerçekten yasama ve denetim olmalıdır. Türkiye nüfusça bir mozaik halinde olduğundan, bu hale en uygun sistem Başkanlık sistemidir. Nüfusumuz homojen değildir; mezhep, etnik köken gibi farklılıklar, neticede koalisyonları doğurmakta, bu da statükoculuğu getirmektedir. İmparatorluk bakiyesi bir toplum olduğumuz için, bizi ancak Başkanlık sistemi birleştirebilir. Devlet işlerinde ivedilik esastır. Parlamenter yapı, ya Ingiltere gibi, monarşi sonrası ülkelerde veya homojen bir toplum olan Almanya ve Fransa gibi ülkelerde başarılı olur.  Biz, Fransa ve Almanya'ya benzemeyiz. ABD'de değişik ırklar vardır. Tek kişi seçilince etnik ve bölgesel vasıflar kalkmakta, toplumda birlik ve beraberlik oluşmaktadır. Yasama ile yürütme arasındaki uyuşmazlığı çözecek geleneksel kurum ve araçlar ülkemizde yerleşmemektedir. 1961’den bu güne verilen 251 gensorudan sadece ikisi kabul edilmiştir. 

Meclis'in denetim fonksiyonu. Ülkemiz siyasi parti rejiminde, sıkı parti disiplini olduğundan, hükümetler, meclisi adeta noter olarak kullanmaktadırlar. Hükümetleri denetlemek hayaldir. Bizde 1961 Anayasasına göre, yasama güçlüdür. Buna rağmen 1961'den günümüze, Meclisin denetleme vasıtalarından olan gensoru; (251 adet gensorudan sadece 2 tanesi kabul, 249 tanesi red edilmiştir); Meclis soruşturması, (gelen 644, işleme konan sadece 14);  Meclis araştırması (gelen 888, sonuçlanan sadece 14), Genel görüşme (gelen 285, görüşülen sadece 53, red 232) dir ki bununla Meclisin denetleme fonksiyonunu kullanamadığı açıktır. Hükümetleri denetlemek hayaldir.

Parlamentarizmin rasyonalizasyonu yeterli midir? Genellikle iki parti sistemine sahip olan Almanya’da parlamentarizmin rasyonalizasyonu başarılı olmuştur ama iki partili sistemin oluşmadığı ülkelerde bu mümkün değildir.  Amaç, yasama gücü ve bütçenin denetleyicisi olmaktan çıkan Meclisi asli konumuna döndürmektir. Bakanlar Meclis dışından Cumhurbaşkanı tarafından atanmalıdır. Meclisin ve milletvekilinin itibarı düşünülmelidir. Parlamentarizm, sorunlarımızı çözmekten aciz kalabilmektedir. TBMM itibarını kaybedebilmektedir. Aslında Parlamentonun iki önemli fonksiyonu bulunmaktadır: (i) Paranın kontrolü, (ii) Kanun yapmak. Başkanlık sisteminde bu iki güç, gerçekten parlamentoya ait olacaktır. Yetkili ve sorumlunun kim olduğu bu sistemde daha iyi bilinebilir. Başkan büyük bir olasılıkla % 51 oyla gelir. Bu sistem uygulandığında, ülkemizde, 2 partinin kalacağı büyük bir olasılıktır. Halen bütçenin % 100 ünü hükümet hazırlamaktadır. Kanunların % 98'ini hükümet getirmektedir. Parti içi bölünmeler, Meclisteki ayak oyunları yürütmeyi etkilememelidir.
Güçler ayrılığı gerçek anlamda başkanlık sisteminde vardır. Demokrasinin teminatı sayılabilen güçler ayrılığı, başkanlık sisteminde daha iyi uygulanır. Modern devletin en ayırıcı özelliği kanun egemenliğine dayanmasıdır. Demokrasi ülküsünün en yüksek hedefi de budur.  Bizde tek parti dönemlerinde yürütme, güçler ayrılığı ilkesine aykırı olarak yasamaya da egemendir. 1982 Anayasasından önce, parçalı partiler döneminde genellikle, yasama yürütmeye de hakimdi.

İstikrar. Merkezi hükümet en az yerel iktidarlar kadar istikrarlı olabilmelidir. Türkiye'de hükümetin yetkileri oldukça fazla olmakla birlikte, dayanıksız bir statü içindedir. Küçük bir sarsıntı hükümeti devirmeye yetebilmektedir.  Bu konuda iki problemin varlığı ileri sürülebilir; Birincisi, yapısal sorun ki, başkanlık sistemi ile giderilebilir. İkincisi, konjonktüreldir yetenekli insanlarla giderilebilir. Türkiye'de, belediyelerdeki istikrar hükümette bulunmamaktadır. Bir beldenin belediye başkanı dahi, hükümetten daha sağlam temeller üzerine oturur; bir Belediye Başkanı, Türk ceza kanununda yazılı vatana ihanet gibi benzeri ağır suçlar işlemezse beş yıl istikrar içinde projelerini uygularken, merkezi hükümet küçük bir siyasi çalkantıda alabora olacak bir tekneyi andırmaktadır.  İstikrarsızlık savunulamaz. Bizde, 1980 başlarında, istikrarsızlığı önleme gerekçesiyle, Başkanlık sistemi tartışmaları başlamış, 19 Nisan 1980'de, Tercüman Gazetesi bir seminer düzenlemiş, 15 Mayıs 1980'de, Yeni Forum Dergisi Anayasa tasarısı hazırlamıştır. Bu örnekler çoğaltılabilir. Netice itibariyle, ortada bir sorunun bulunduğu tartışmasızdır.

1970–1980 arasında 12 hükümet değişmiş; her bir hükümetin ömrü, bir yıldan az olmuştur. DYP’e göre, mevcut sistem nedeniyle Türkiye'nin önü tıkanmıştır, bu tıkanıklığı aşmak için başkanlık sistemine geçilmesi gerekmektedir.  VII nci Cumhurbaşkanı Kenan Evren de, "Cumhurbaşkanıyla başbakan arasındaki sürtüşmeleri ortadan kaldırmak için halk tarafından seçilmiş başkanlık sistemi getirilmelidir"  demektedir. Şu anda 61 inci Hükümet işbaşındadır; ortalama bir hükümet ömrü olan 5 rakamı ile çarparsak, 305 yıl eder; Oysa Cumhuriyetin henüz 88 inci yılındayız. Bu durum ülkemiz sisteminin ne kadar istikrarsız olduğunu gösteriyor. Süreklilik ve istikrar arayışları önemsenmelidir. Başkanlık sisteminin özelliği hızlı karar alma ve bunu hızla uygulamaya koyabilme imkânıdır.

Milletin değerlerine ters düşenler ve seçilemeyeceklerini anlayanlar, başkanlığa kendi kişisel veya ideolojik yararları açısından -yoksa ülkenin yararı açısından değil- karşı çıkmaktadırlar. Başkanlık sistemi, süreklilik ve istikrar demektir. ABD'de başkan öldüğünde, yerine seçilmiş Başkan yardımcısı geçer. Oysa Özal'ın ölümünden sonra Türkiye'de kaos olmuştur.

1991’de TBMM'ye 5 parti girmiş, 3 yıl geçmeden parti sayısı ikiye katlanmış, 10 parti oluşmuştur. Bu arada 6 adet de hülle partisi kurulmuştur. Bu siyasi çarktaki dalgalı siyasete, devlet çarkı nasıl emanet edilecektir? Kaldı ki, seçimle uğraşan hükümet icraat yapamamaktadır.

Sorunlar kaynağında çözülürse, siyasi istikrar bulunabilir. Hangi şehire ne yatırım yapılacak, kim atanacak, hangi öğretmen nereye atanacak, taban fiyatı ne olacak? Bütün bunların yükü merkezi hantal bir duruma getirmekte, bir çok problem doğmaktadır. Bugün yetkiler, teorik olarak Mecliste olmakla beraber, aslında otorite Hükümettedir. Meclis, adeta, noterlik görevi yapmaktadır.

Ülke yönetimi için güçlü yürütme şarttır. Biz, bilmediğimiz için demokrasinin parlamenterizmden ibaret olduğunu sanıyoruz. Oysa Parlamenterizm, yakın tarihimizde, üç kez kesintiye uğramıştır. Acaba sistemin arızaları mı vardır? Yoksa elbise ile bünye arasında uyumsuzluk mu vardır? Evet. Duverger'in 1974 de dediği gibi, "Dünya ekonomisinin bu aşamasında, parlamenterizmin hukuki çerçevesi yetersiz kalıyor. Yürütme, hızlı, dakik, anında ve esneklik içinde kararlar almak zorunda. Bu kararların muazzam bir teknik bilgiye dayanması gerekiyor".  
Başkanlık sistemi, federalizmi gerekli kılmaz. Çünkü federalizmin tarihi, coğrafi, sosyolojik ve kültürel açılardan gereken koşullarının hiçbiri Türkiye’de yoktur. Dünyada bugün mevcut sayısı 23 kadar olan federal devletlerin hiçbirinin koşulları Türkiye’ye benzememektedir.

Cumhurbaşkanlığı-Hükümet polemiği olmamalıdır. Ülkemizdeki siyaset Cumhurbaşkanı-Hükümet polemiğinden etkilenmektedir. Darbelerin nedeni, -bilindiği gibi-genellikle, Meclis’in tıkanıklığıdır. Başkanlık sisteminde ise, devlet-millet kaynaşması daha da etkin olacaktır. Zaten toplumumuzda geleneksel olarak "devlet baba" imajı vardır. Dualist parti sistemi olacağından ülkede küçük partilerin getireceği bir kaos olmayacaktır.
Başkanlık sistemi, Kürt sorununun çözümü için de katkıda bulunacaktır; Başkan bütünlüğü daha iyi sağlayacaktır. Cumhurbaşkanı Sezer’in Başbakan Ecevit’e fırlattığı anayasa kitapçığı Türkiye’ye bir gecede 5 milyar dolar kaybettirmiştir.  Ermenistan’ın Karabağ’ı işgalinde aktif dış politika isteyen Cumhurbaşkanı Özal ile bu yaklaşımı maceracılık olarak benimseyen Başbakan Demirel arasında polemik çıkmış, dış politikada iki başlılık nedeniyle Türkiye’nin dış politikada etkinliği kırılmıştır.

Tiranlık tehlikesi yoktur. Başkanlık sistemi ile, ülkeye despotizmin geleceğinden korkulmamalıdır. Yaklaşık her 10 yılda bir TBMM tıkanmakta, 2-3 lü koalisyonlar gelmektedir. Bu sistem değişmezse, ülke giderek istikrarsızlık batağına girebilir. Bir kamu hukuku ilkesi olarak, yetki ve sorumluluk paralel olmalıdır. Güney Amerika örnekleri gerçeği göstermez. Başkanlık sistemine karşı çıkanlar gerekçe olarak başarısız Güney Amerika uygulamasını ileri sürmektedirler. Oysa Güney Amerika örneği bizim için bir ölçüt olamaz, çünkü tarihimiz Güney Amerika ülkelerine benzemez. Arjantin, 1810 yılına kadar, yaklaşık 300 yıllık bir İspanyol kolonisiydi; 1816’da bağımsız oldu; 1853 yılında başkanlık sistamini kabul etti. Arjantin’in son 64 yılının 20 yılını siviller, 44 yılını askerler yönetti. Kısaca Arjantin’le ortak yanımız yoktur; bunlar eski sömürgelerdir. Türkiye’nin ise, 2000 yıllık devlet birikimi olup, benzer olmayanlarla karşılaştırılması uygun değildir. Başkanlık sistemi, belirtildiği gibi, tarihe ve milli kültüre daha uygundur.

Siyasal partiler ve seçim sistemi. Ülkemizde Siyasal Partiler sert disiplin anlayışı üzerine kurulmuşlardır. Sert politik mücadele geleneği vardır. Demokrasi iyi işleyememektedir. Türkiye'de siyasi tıkanıklığı aşmak ve demokratik katılımı artırmak için, „Demokratik katılım ve denetim eksikliği, Devletin ekonomideki ağırlığı, Yerel yönetimlerin güçsüzlüğü ve  Başkanlık sistemi gereklidir.

Yakın ve uzak geleneklerimiz ve başkanlık sistemi. Yakın tarihimizde de şunları görmekteyiz; Atatürk devri (1923-1938 dönemi; 15 sene) başbakanlarla değil Atatürk’le anılır. 1938-1950 (12 sene) arası başbakanla değil, İnönü ile anılır. 1950-1960 arası (10 yıl),  Menderes ile anılır. Menderes döneminde şehirleşme oranı ve gelişme daha da artmıştır. AP nin tek başına iktidar olduğu 1965-1969 dönem Demirel ile ANAP'ın tek başına iktidar olduğu 1983-1989 (6 yıl) Turgut Özal ile anılır. AK PARTİ’nin iktidarda bulunduğu 2002–2012 arası Sayın Erdoğan’la anılır.
Siyasi geleneğimize uygun, özgürlükçü bir yapı, ABD veya Fransız toplumu gibi bize de gereklidir. Rusya federasyonu da Türk Cumhuriyetleri de, Doğu Avrupa, Arap dünyası, Güney Amerika, Yunanistan’da da benzeri durumlar vardır. Bölgedeki tek istisna Türkiye'dir. ABD de başkan hem yetkili hem sorumlu, Türkiye’de ise yetkili ama sorumsuzdur. Tarihte kurulan bütün Türk Devletlerinin de başkanı vardı.  Parlamanter sistem, tek etnik grubun hakim olduğu ülkelerde daha iyi uygulanır. Gelişmekte olan ülkeler parlamantarizmle iyi yönetilemez. Türkiye, bir tür başkanlık sistemi uygulandığı dönemlerde hamle yapmıştır.  Mevcut sistem diktaya ve  darbeye daha müsaittir.

Tecrübesiz bilim ve tecrübesiz zekâ insanlığın somut hayatında bir değer taşımaz. Avamü'l-ulema veya ulemaü'l-avam, meselelerin analiz-tanı ve açıklamasında yetersizdir. Nasreddin Hoca, parasını ahırda kaybetmiş, avluda arar; soranlara, avlunun daha aydınlık olduğunu söyler.  Milletvekili trasferleri, hulle partileri, manipülasyonlara ve operasyonlara açık bir siyasal parti sistemi terkedilmelidir. Özgürlüğü koruyan ve kurtaran otoritedir; bizim için denenmesi gereken yalnız başkanlık sistemidir; Batıdan bilinçsizce alınan bazı yöntemlerin ne büyük hata olduğunu bu ülkede herkes açıkça belirtmektedir . Aslında, hükümet sistemleri toplumların tarihsel ve toplumsal gerçekleriyle uyumlu olmalıdır. 1909’da, geleneksel siyasal sistemimiz sorun çözemez hale düşünce, İngiltere, Fransa ve diğer Batı ülkeleri örnek alınarak, hanedanların tekelindeki iktidar yetkisi, halkın temsilcilerinden oluşan parlamentolara ve parlamentoların içinden çıkan hükümetlere geçmiştir.
Demokrasinin pekişmesi. Dar bölge esası ve iki turlu seçim sistemi diğer partililerin oyuna ihtiyaç göstereceğinden, partiler arasında yumuşama olacaktır. Başkanın güvenoyu problemi olmayacağından, O, en doğru bildiği proğramı en uygun kişilerle uygulayacaktır. Zaten ülkede iki grup insan vardır: Ülkenin sırtından geçinenler ve ülkeyi sırtında taşıyanlar.

Sartori, başkanlık ve parlamanter hükümet sistemlerinin aksaklarına işaret ettikten sonra, dengeli bir sistem olarak, sorun çıkarmayan bir yarı-başkanlık sistemini salık verir. O’na göre bu sistemin adı, „alternatif başkanlık sistemi“dir.  

SONUÇ:

Türkiyenin sorunu, istikrardır. Son 50 yıldan beri bu istikrar istemi, süregelmektedir. Büyük iddialarla (istikrar/güçlü hükümet/yürütmenin üstünlüğü) ortaya çıkan 1982 Anayasası’nın ve şu ana kadar yapılan 18 adet değişikliğin dahi bu problemi çözemediği açıktır. Hedefimiz, 2023 yılında, ülkenin büyümesi, kalkınması ve ileri 10 ülke arasına girmesi ise, buna uygun sistem başkanlık sistemidir. Özellikle Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin de kabulünden sonra, Türkiye’nin yarı-başkanlık sistemine yakın bir yere geldiği açıktır. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçildiğinde, bugünkü yapı devam ederse, başbakanla arasında sürtüşmeler başlayabileceği belirtilebilir. Türkiye'de tıkanmışlığın aşılabilmesi, sistemin problem çözer hale gelebilmesi, parlamentarizmin patolojik uygulamalarının reforme edilmesi için, bir çıkış yoluna ihtiyaç vardır. 1982 anayasasından bugüne 28 senedir de yarı-başkanlık sistemine yakın bir yerde bulunmaktayız. Esasen Türkiye 1908 tarihinden itibaren sui generis bir parlamentarizm sistemini uygulamaktadır. Aslında Atatürk, İnönü, Evren ve Özal parlamenter sistemin sembolik cumhurbaşkanları olmayıp, parlamenter sisteme rağmen birer başkan gibi idiler.

ABD’nin Başkanlık sistemi, hükümetin ve siyasetin istikrarını temin etmekte epey katkıda bulunmaktadır. ABD’de milletvekili seçiminde iki dereceli dar bölge sistemi uygulanmaktadır. ABD’de Başkan iki turlu bir sistemle seçilmektedir. ABD’de yargı, yasama ve yürütme kadar güçlüdür. 23 Eyalette hâkim ve savcıları halk seçer. ABD’de yasama gücü tamamen bağımsız olup, yürütmenin Meclise yasa tasarısı sunması söz konusu değildir; Meclis, sadece yasama ve denetim işlevi görmektedir. Başkan yasaları veto edebilir. Meclis de Başkan’ın kararlarını veto edebilir.

Kısaca yarı-başkanlığa yakın bir yerde duran sistemimiz yerine, ülkeye adaptasyonu sağlanabilmiş, Türkiye’ye uygun bir yarı-başkanlık veya başkanlık sistemi Türkiye’nin yararına olacaktır.

]]>
2012-05-22 12:35:03makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
KÜRESEL DEVLETE DOĞRU GENİŞ UFUKLU YENİ ANAYASAhttp://ebay27.com/detail.php?id=222
KÜRESEL DEVLETE DOĞRU GENİŞ UFUKLU “YENİ” ANAYASA


                        Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU



Yeni anayasanın yazım süreci başlamış, böylece yeni anayasanın yapılması dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Bu yoldan geri dönüş imkânsız hale gelmiş, yol kazasının hesabı daha da büyümüştür.

Gelinen bu süreçte yeni anayasanın geciktiği söylenemez, çünkü “erken davranmak da geç davranmak gibi tehlikelidir”.

1982 anayasası, temeli bozuk olduğu için yapıldığı günden bugüne tartışılan bir anayasa olmuştur. 1982 anayasası halkına güvenmeyen, vesayet kokan, hukuken meşru olsa da demokratik açıdan meşru olmayan bir anayasadır. Bugüne kadar yapılan 18 değişiklikle çoğu maddesi değiştirilen, insicamı pek de iyi olmayan bir anayasadır. 1982 anayasasının kurduğu düzen, bürokratların oynadığı bir maça benzemektedir. Nihai kararı siyasilerden ziyade bürokratların verdiği, halkın 4 yılda bir görüş verdiği bir sistem. 12 Eyül sisteminin insana yeterince değer verdiği söylenebilir mi?

Anayasacılıkta anayasa halkı korurken, 1982 anayasası devleti korumakta; çağdaş demokrasilerde demokrasi tam porsiyon iken 1982 anayasası çeyrek porsiyondur.

Bu anayasa ile yeni sorunlar üremiştir. 12 Haziran 2011 Milletvekili Genel seçimleri sonrasında YSK’nun kararı, anayasanın sorun oluşturduğunu gösterebilir. Keza basının da desteği ile “411 el kaosa kalktı” şeklinde başlıklar atılırken, anayasanın 10 ve 42 inci maddelerinde yapılan değişiklikler Anayasa Mahkemesince iptal edilmişti. TBMM’nin toplantı nisabı hep 184 milletvekilinin varlığı olarak anlaşılmışken, bu kez 367 olarak kabulü gibi tartışmaların dünyada bir benzerini bulmak çok zordur. Danıştay’ın yine bu anayasa zamanında verdiği katsayı uygulamasıyla ilgili yerindelik kararları hala hafızalardadır.

İfade özgürlüğü konusunda da defolu olan 1982 anayasasına göre, din özgürlüğünün yeterli olduğu söylenemez. Oysa örneğin 1787 tarihli ABD anayasasına 1791 yılında eklenen 10 uncu madde ile “ABD Kongresi’nin din vazedemeyeceği, bir dini yasaklayamayacağı, ifade özgürlüğünü yasaklayamayacağı ve böyle bir kanun yapamayacağı” ortada iken 1982 anayasası, Türkiyeye çok dar ufuklar çizmiştir.

1982 anayasasının mimarları olan Kenan Evren ve arkadaşlarının aleyhindeki iddianame kabul edilmiş olup, darbeciler Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmaktadırlar. Esasen 12 Eylül 1980 günlerinden kalan işkence iddiaları, Diyarbakır Cezaevindeki iddialar ve terör örgütü çekirdek kadrosunun bu iddialardan beslenen örgüt kuruluş çalışmaları günümüzde tartışılmaktadır. 1982 anayasasını yapanlar hiç de hayırla yad edilmiyorlar. Türkiyenin bugün en önemli sorunu olan terör sorununun çıkışında 12 Eylül yöneticilerinin katkısı vardır. Hatırlanacağı üzere o tarihlerde bazı anadiller yasaklanmıştı.

Kuruluşunda 12 Eylül rejiminin büyük vebali olan teröre, Türkiye bütçesinin önemli bir bölümü ayrılmaktadır.

Yeni yapılacak olan olası 2013 anayasasında sorunlu olan konular sayılıdır; bunlar anayasanın dibacesi, değiştirilemez maddeler, etnisite, anadil, parti kapatma, vatandaşlık, sivil asker ilişkileri ve yerinden yönetim gibi konulardır.

Yeni anayasada YSK, YAŞ ve HSYK kararlarına karşı itirazın kapsamı genişletilmelidir.

Yeni anayasa ile zihinsel bir devrim yapılmalı, sessiz devrim sürdürülmeli, devletin insan için olduğu belirtilmelidir. Devlet bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete evrilmeli, yasama yütütme ve yargı üzerinden vesayet kalkmalıdır. 12 Eylül 2010 tarihli halkoylamasında % 58 oyla kabul edilen 26 maddelik anayasa değişikliğinden geriye doğru dönüş olmamalı; Genel Kurmay Başkanlığı, Başbakanlığa değil Milli Savunma Bakanlığına bağlı olmalıdır. Anayasa asla ideolojik olmamalı, evrensel değerlere göre düzenlenmeli, yargı birliği sağlanmalı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) ve Askeri Yargıtay (AsY) gibi hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan birimler, ait oldukları Yüksek Mahkemelere (Danıştay’a ve Yargıtay’a) bağlanmalıdırlar.

Yeni anayasa az-öz çerçeve anayasa olmalıdır. 1787 tarihli ABD Anayasası 7 maddeden (8 sayfa) ibaret iken, 1982 Anayasası 177+ 19 geçici madde olmak üzere yaklaşık 200 maddeden (38 sayfa) ibarettir. Yeni anayasa, insan onurunu esas alan bir yapıda olmalı, insan merkezli anayasacılığın özelliklerini taşımalıdır. Ülkemizin demokrasi açığının kapatılmasında katkısı olmalı, barış ve sevgi dili kullanılmalı, dışlama ve tahakküm anlamına gelebilecek kavramlardan sakınılmalıdır.

Yeni anayasa yapılıncaya kadar, yol temizliği düşünülebilir; yeni döneme hazırlık olmak üzere bu arada bazı anayasal ve yasal değişiklikler yapılabilir. Yeni anayasa sonuçta, Mecliste bulunan dört siyasal partinin değil, milletin anayasası olmalıdır. Aksi takdirde 1982 anayasası gibi, yapıldığı andan itibaren anayasa eleştirilecek ve kredisi düşebilecektir. Yeni anayasa mutlaka referanduma sunulmalıdır. Yeni anayasa ile toplumda taze bir başlangıç yapılmalıdır. Devlet hâkim değil hadim olmalıdır. Çetelerin, faili meçhullerin yerinin olmadığı, insan haklarına dayanan yeni bir yapı ve medeniyet inşa edilmelidir. Yeni anayasa çatışmacı, ayrışmacı veya ayrıştırmacı olmamalıdır. Türkiye yeni bir çoğulcu döneme girmelidir.

Yeni anayasa, çatışma ve korku belgesi olmamalıdır. “Değiştirilemez” ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklindeki maddeler darbe ürünüdür. 1921–1924 anayasalarında “değiştirilemez” ve “değiştirilmesi teklif dahi edilemez” şeklinde, geleceği ipotek altına alan maddeler yoktur. 1961 Anayasasında sadece bir madde dokunulmaz idi (Cumhuriyet). Oysa 1982 Anayasası ile dokunulmaz madde sayısı 3 e çıkarılmıştır. Dokunulamaz madde (tabu), anayasal teamülümüzde olmayıp, darbe anayasalarına özgü bir durumdur. Evrensel ilkelere uygun, ideolojik olmayan değiştirelemez maddelerin yeni anayasada bulunması da mümkündür.  “Anayasal vatandaşlık” kavramı getirilmelidir. 1982 Anyasasının 66 ıncı maddesi 1924 Anayasasının 88 inci maddesinin çok gerisindedir. 1961 ve 1982 Anayasaları, 1924 Anayasasının daha gerisine düşmüştür.

Siyasi Partilerin kapatılma gerekçeleri Venedik Kriterlerine uymalı, şiddet, ırkçılık ve nefret kavramlarına inhisar ettirilmelidir. Odak olma hali mahkeme kararlarına dayandırılmalıdır. Üniter devlet esasları içerisinde yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Resmi dil ile anadil kavramları ayrılmalıdır. 1924 Anayasasına göre daha geriye düşen bugünkü anayasal yapıdaki anadil kısıtlamaları kaldırılmalıdır.  Anayasa Mahkemesi ve HSYK’ya üye seçimlerinde TBMM’nin yetkisi artırılmalıdır. Anayasanın 90 ıncı maddesi son fıkrası yeniden değerlendirilmelidir. Yüce Divan görevi, bu konuda daha uzman olan Yargıtay’a (Ceza Genel Kurulu’na veya ilgili daireye) verilmelidir. Devletin denetlenmesi konusunda gerekli olan Ombudsmanlık Kurumu yeni anayasada olmalıdır. Keza Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) yeni anayasa bulunması yerinde olacaktır.

]]>
2012-05-10 19:41:49makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
Bosna Savaşının 20. Yılında SURİYE’DE İNSAN HAKLARI İHLALLERİ VE NETİCEhttp://ebay27.com/detail.php?id=221Bosna Savaşının 20. Yılında        
SURİYE’DE İNSAN HAKLARI İHLALLERİ VE NETİCE

Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOĞLU 

6. 4. 1992 günü, Balkanlarda 100 bin Müslümanın katledildiği, 50 bin kadının tecavüze uğradığı bir katliam başlatılmıştı. 6. 4. 2012 günü ise, Suriye’de Devlet, Müslüman katliam yaparak, 14 ay içerisinde yaklaşık 10 bin ölü, sayısı bilinmeyen yaralı, 70 bin tutuklu,  60 bin firari asker bulunmaktadır. 25 bin kişi de komşu ülkelere sığınmış, mülteci konumunda bulunmaktadır. Bu rakamlar her gün daha da artmaktadır.

Burada, Bosna Savaşının 20 nci yıldönümü yanında Hama Katliamının 30 uncu yıldönümünden de söz edilebilir.

Uluslararası hukuk, hukukun olmadığı, güçlü olanın borusunun öttüğü ve dengelere göre davranılan bir sistemdir. Bilindiği gibi, AGİT belgeleri gibi birtakım uluslararası dokümanlara göre insan hakları ihlalleri hiçbir ülkenin iç işi değildir. Diktatörlüklerin son kalelerinin bulunduğu Orta Doğu’daki devletlerde de insan hakları kendilerinin iç işi değildir. Ortadoğuda otokrat sistemlerin taşlarının yerinden oynadığı belirtilebilir. Hiçbir ülke insan hakları ihlalleri yapıp da, “bana kimse karışamaz, ben ihlal yapabilirim” diyemez. Mevcut çağdaş Dünya’da artık despotizmin sonu yoktur.  

Buna göre; Ürdün ve Fas otokratları, kendi halkının demokrasi taleplerine kulak verdiler ve krizi en iyi yöneten iki ülke oldular. Tunus otokratları ise önce polisi sonra askeri kullanmış, ikisi de tutmayınca Bin Ali, Suudi Arabistan’a kaçmıştır.
Mısır’da Hüsnü Mübarek durumu erken fark etmiş, önce halkı biri birine düşürerek sorunu çözeceğini zannetmiştir. İskenderiye’de Kilise’yi bombalatmış, suçu Müslümanlara yıkmıştır. Ama 40 yılık böl-yönet stratejisi tutmamış, askerden yardım istemiş, halka ateş açılmasını istemiş ama asker halkına ateş açmamıştır. Sonuçta Mübarek de devrildi gitti ama şimdi mahkemede halkına hesap veriyor. Libya’da Kaddafi en gaddar stratejiyi uygulamış, paralı askerler ve uçakla halkına saldırmış, halkını öldürmüş ama kendisi linçedilerek öldürülmüştür. Yemen yönetimi de, böl-yönet taktiğini denemiş, askeri ve polisi kendi halkına karşı kullanmış ve sonuçta devrilmiş gitmiştir.  

Krizi en kötü yöneten ülke ise Suriye olmuştur. 15 Mart 2011 tarihinde Esed’e karşı isyan başladığında tankları halkın üzerine sürmüş, mezhep kışkırtıcılığı yapmış, halkına karşı ateş açmayan Sünni askerleri öldürtmüş, parçalatmıştır. Esed kendi insanlarını öldürmeye hala devam ediyor.

Arap Baharı’nın yaşayan Tunus, Mısır, Yemen ve Libya’daki değişimin Suriye’de sonuç verememesinin nedenleri nelerdir? Suriye yönetimi hala niçin ayaktadır? Bu yazıda, bu sorulara yanıt aranacaktır.

A.    TARİHÇE:

Suriye, aslında Güneydoğu Anadolu Toroslarından Filistin’e doğru uzanan, Lübnan’ı da kapsayan geniş mekâna verilen isimdir. Fransızlar Osmanlı’dan zorla kopardıkları Suriye’yi üçe parçalayıp, bir kısmını Lübnan, diğerini Filistin adıyla ayrı bir devlet haline getirdiler. “Böl parçala” politikası uyarınca Fransızlar, tarihi Suriye coğrafyasını parçalayarak yapay bir coğrafya oluşturdular. Bu nedenle sadece Suriye değil bölgenin bile kurgusal bir yapı olduğu söylenebilir. Günümüzde bölgenin Halep gibi bazı kentlerinde ikinci dil Türkçedir. Suriye nüfusunun muhtemelen % 10-20 si Türkmen’dir. Bunlar tüccar oldukları için gizleniyor olabilirler.

B.    ANAYASAL YAPI:

1994’lere kadar Güney Afrika’da %10’luk beyaz azınlık %90’lık zencileri yönettiği gibi Suriye’de de nüfusun %10’unu teşkil eden Nusayriler %90 çoğunluğu (Sünni) yönetiyor. Suriye Anayasanın 8. maddesine göre, tek parti rejimi vardır  (Baas Rejimi. Baas rejimi= Arapçılık, laiklik ve sosyalizm).

Yaklaşık 40 yıldır iktidarda bulunan Baba-Oğul Esed rejiminin ülkeyi otokrasi ile yönettiği açıktır. Mart 2011 tarihinde başlayıp, bugüne kadar 14 aydır devam eden şiddet, iyice vahşete dönüşmüş durumdadır.

Aramızda 911 km boyunca uzayan sınırımızla komşu ve akrabalarımızın bulunduğu Suriye, Doğu Akdeniz’deki mevcut konumu ile uluslararası güçleri de ilgilendiren stratejik bir yapıya sahiptir.

Suriye’de 40 yıldır Nusayri halkına verilen imkan ve fırsatlar Sünnilere verilmemiş  ve sünniler geri bırakılmışlardır. Bir görüşe göre, örneğin Nusayri kızlara verilen eğitimin oranı %41 iken Sünni kızların eğitiminden aldıkları pay %7 oranındadır. Nusayri’ler eğitim, siyaset ve ekonomide ülkede egemen olan sınıftır. Suriye’de ayrımcılık had safhadadır.

Suriye Anayasası’nın 49uncu maddesine göre Müslüman Kardeşler Teşkilatına (İhvan)’a üye olmanın cezası idamdır.


C.    BAAS REJİMİ VE DESTEKÇİLERİ:

Suriye’de Baas rejimini ayakta tutan faktör aslında komşularının, uluslar arası kişilerin tedirginliği ile dünya dengeleridir. “Suriye çökerse ne olacak” kuşkusu ile ABD’deki Başkanlık seçimleri önemli bir faktör sayılabilir. Esed çökerse krizin bölgeye yayılması tedirginliği vardır.

Baskıcı yönetimin devamı halinde Suriye’deki direniş daha da güç kazanmakta ve sivil itaatsizlik karşısında ülke de olası bir iç savaş halkı korkutmaktadır. 1982 senesinde Hama katliamı benzeri bir soykırım halkı endişeye sevk etmektedir. 30 yıl önceki Hama katliamı dünyadan gizlenmişti ama gelişen teknoloji karşısında insan hakları ihlallerini gizlemek artık imkânsızdır.

Suriye tam bir düğüm noktası gibidir. Lübnan’daki Hizbullah ile Irak ve İran, ötede Rusya ve Çin, Esed’e yardım için birlikteler. Bu nedenle aradan geçen 14 aylık baskıya rağmen Esed’in yeterince sarsıldığı söylenemez. Halen ülke içindeki orta sınıf ve azınlıklar da Esed’i destekliyor.


Suriye, Anayasa’nın 8 nci maddesine göre tek parti tarafından yönetilmektedir. Suriye'de problem, Suriye Devlet Başkanı Esed'in etrafını saran babası döneminden kalan sistemin adamlarından kaynaklanabilir. Esed yönetiminin yıllardır reform sözü verdiği halde somut adımlar atmaması, bürokrasideki ciddi bir direncin varlığını kanıtlamaktadır. Baba Esed'in ölümünün ardından yerine geçen oğul Esed ile birlikte uzun yıllardır sorunlu işleyen rejim, sistemde değişiklik yapamamıştır. Oğul Esed, geldiği ilk günlerde sempati ile karşılanmış, özellikle 2000–2002 yılları arasında ülkede ciddi reformlar yapılmış, ancak sonrasında Baba Esed'in ailesi ve adamları, Beşar’ın daha fazla ileri gitmesine izin vermemişlerdir. Esed, 2004 yılında verdiği vaatlerin birçoğunu hala yerine getirmemiştir.

Suriye'de gizli servis sivil toplumun gelişmesini önleyen rejimin elindeki etkili silahlardan biridir. Suriye’deki senaryolardan biri, Nusayri-Sünni çatışmasının kapıda olduğu şeklindedir. Bu durumda Lazkiye merkezli, Hıristiyan azınlıkları da bünyesinde barındıran bir Nusayri Devleti kurmak olabilir.

(a)    İran:

İran, Türkçe’nin en çok kullanıldığı ikinci ülke sayılabilir. Petrol ihraç eden bir ülke olan İran, petrol ihracatı yapmazsa ekonomisi çökebilir, petrol fiyatları fırlayabilir. Ama İran duruma göre Esed’in yerine gelecek olan Suriye Devlet Başkanı’nın İran karşıtı olmaması şartı ile esneyebilir de.

Bölgesel bir aktör olarak İran, Suriye ve Esed’i başından beri desteklemektedir. İran, Arap Liginde Suriye’yi hep destekleyen Esed’i bu kötü gününde yalnız bırakmadı. İran, Doğu Akdeniz’de çıkış kapısı olarak gördüğü Suriye üzerindeki stratejik çıkarlarını korumaya devam etmektedir. Lübnan’daki Hizbullah vasıtasıyla Şam’a desteğini sürdürüyor.

İran ile Türkiye arasında Soğuk “Barış” şartları var gibi. Mesela Irak sorununda, Türkiye “Irak’ın bütünlüğünü” savunurken, İran, Şiilerin etkinliğini savunuyor. Suriye konusunda ise, Türkiye insan haklarını savunurken, İran “Esed’in haklılığını” dile getiriyor. İsrail konusunda ise Türkiye ve İran’ın görüşleri birbirine yakındır.

Suriye’ye Esed’i ayakta tutan, biraz da bazı ülkelerin tedirginliğidir. Suriye çökerse ne olacak korkusu, ayrıca %90 çoğunluğun gelmesi halinde intikam alması endişesidir.

İran’la nükleer müzakerelerin İstanbul’da 13-14 Nisan 2012’de yapılacağını Hillary Clinton açıklamıştı.

(b)    Irak:

Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, “Suriye devrilemez bir ülke” diyerek, Suriye’yi desteklediğini açıkça belirtmiştir. Irak, İran’ın kuklası gibi görünmektedir. ABD, Irak harekâtı ile Irak’ı altın bir tepsi üzerinde İran’a sunmuş gibidir.
         
(c)    Rusya:

Rusya, hem bölgesel aktör, hem de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki bir aktör olarak, Suriye’yi, Soğuk Savaş dönemindeki gibi desteklemektedir. Doğu Akdenizdeki menfaatlerini korumak isteyen Rusya, Libya’daki dışlanmışlığının da acısını çıkarırcasına Suriye limanlarına donanmasını göndermiştir. Rusya, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin olası müdahale kararını veto etmiştir. NATO Bosna’ya girerken güçsüz olan Rusya, şimdi gücünü gösteriyor.

(d)    Çin:


Çin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki bir aktör olarak, Suriye’ye olası bir müdahaleyi önlemiş, Bölgede söz sahibi olduğunu iyice hissettirmiştir.


D.    MUHALEFET (SURİYE HALKI VE DESTEKLEYENLERİ):


Halkın bugüne kadar kendilerine derin acılar yaşatan mevcut rejime karşı patlaması için yeterince neden vardır. Ayrıca diğer Arap ülkelerinde benzer rejimlere karşı ayaklanan insanların belli noktalarda başarı göstermesi, eşyanın tabiatı gereği Suriye halkını motive etmektedir.

Suriye ekonomisi halen çok zor durumdadır. Suriye sokaklarında muhalefet yapanlar homojen (mütecanis) değildir. Her kesimden insan sokaktadır; liberaller, solcular ve İhvan. Muhalefet mezhep mücadelesini (Sünniliği) değil insan haklarını savunmaktadır.

Suriye'deki haklı mücadele mezhep mücadelesi haline asla getirilmemelidir. Din veya mezhep merkezli bir çatışma, sadece Suriye ile sınırlı kalmayıp diğer bölge ülkelerine de kayabilir. Suriye’deki problem "insan hakları merkezli" dir. Halkın uyanık olması ve oynanmaya çalışılan oyuna gelmemesi gerekir. Esasen Nusayri azınlığının tahakkümü sadece Sünnilere yönelik olmayıp, toplumun farklı dini, kültürel ve etnik kesimleri de benzer baskı ve kısıtlamalara maruzdur. Suriye’de Mart 2011 den bugüne toplam en az 10 Bin kişinin öldüğü bildirilmektedir.

Burada Suriye muhalefeti üzerinde durmak istiyoruz;


(a)    Özgür Suriye Ordusu (ÖSO):


Özgür Suriye Ordusu’nun tek kuvvet olmadığı, aralarında hiyerarşi bulunmadığı kopuk firarilerden oluştuğu bildirilmektedir. Özgür Suriye Ordusu’nun toparlanması için zamana ihtiyaç vardır.

(b)    Suriye Ulusal Konseyi (SUK):

 Suriye Ulusal Konseyinin, Özgür Suriye Ordusu üzerinde etkin olduğunu söylemek çok zordur. Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyon, Paris’te yaşamaktadır. Suriye Ulusal Konseyi, bir paralel devlet veya sürgündeki devlet gibi mütalaa edilebilir. Bunun da yeterince gelişmiş olduğunu söylemek erkendir.

(c)    Suriye Halkının Dostları Grubu (SHDG):


Suriye konusunda devletler ikiye ayrılmışlardır; Baas rejimi yanlıları ve Suriye halkı yanlıları. Suriye halkı yanlıları Suriye Halkının Dostları Grubu’nu kurmuşlardır (SHDG). Bu grup Türkiye’nin büyük katkılarıyla kurulmuş olup, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve Arap Ligi’nden oluşmaktadır. Grup şu ana kadar, iki toplantı yapmıştır. Şöyleki;

Birinci Suriye Halkının Dostları Toplantısı (1. SHDG, Tunus, Şubat, 2012):


Baas rejiminin dostlarına (İran, Irak, Rusya, Çin) karşı Suriye halkının dostları toplantısının birincisi Tunus’ta Şubat 2012’de yapılmıştır. Bazı ilkesel kararların alındığı bu toplantı, bazı kararları İstanbul toplantısı ile olgunlaştırmıştır.

İkinci Suriye Halkının Dostları Toplantısı (2. SHDG, İstanbul, 1 Nisan, 2012):


SHDT’nın ikincisi İstanbul’da 1 Nisan 2012’de yapıldı. Rusya, Çin, İran temsilcilerinin katılmadığı toplantıya, başta Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Fransa, Almanya, Arap Ligi ve Uluslararası kişiler olmak üzere 82 ülkeden 40’ı bakan düzeyinde olmak üzere iştirak edilmiştir.

İstanbul toplantısının amacı, Suriye muhalefetinin koordine dağınıklığını birleştirmek, ortak tutum almak, insani erişimi sağlamak, mültecilere daha iyi yardım edebilmenin yollarını araştırmaktı.

Bu toplantıda, Türkiye tarafından örgütlenen Suriye muhalefeti, ülkenin meşru temsilcilerinden biri olarak kabul edilmiş; para yardımı yapılması kararlaştırılmış; müdahale veya iç savaş yerine saf değiştirme yöntemi kabul edilmiştir. Böylece rejimin kredisi düşürülecek ve rejim Uluslararası arenada gayri meşru hale gelecektir.

Türkiye, Suriye’nin silahlandırılmasına da dış müdahaleye de sıcak bakmamaktadır. Bu toplantıda Suriye muhalefetine silah vermek değil ama yüz milyon dolar yardım edilmesi konuşulmuştur. Zirvede konuşanlar, Annan Planının yetersiz olduğunu, Planın Esed’e zaman kazandırdığını da dile getirmişlerdir. Bu toplantıyla diplomasi yolunun biraz daha zayıfladığı, şiddetin devam edeceği belirtilebilir.

Toplantıda Suriye Ulusal Konseyi ile Katar ve Suudi Arabistan “tampon bölge” konusunda ısrar etmişlerdir. Araplar, Türkiye’ye teşekkür ederken “İran karşısında yalnızdık, iyi ki geldiniz” demektedirler.  Suriye muhalefeti 3 şey istemiştir, tampon bölge, fon ve tek temsilci olmak arzusu.  Türkiye’nin silah vermeye karşı çıkmasının nedeni, bu silahların kime gideceğinin belli olmaması idi. Bu tecrübe Bosna’da yaşanmıştı. Türkiye ise Katar ve Suudi Arabistan kadar İran’a da sabır etmelerini istemektedir. Toplantıda Batı dünyasının temsilcileri ise Annan’a bir şans verilmesini istemişlerdir. Katılımcılar, Annan Planının ucu açık olmadığını da belirtmişlerdir. Ayrıca 20 yıl önce (1992) Bosna’da yaşananların bugün Suriye’de adım adım uygulandığı zikredilmiştir.

Türkiye bu toplantıda sorunun bir an önce çözülmesini isteyerek, Suriye olayını bazı ülkelerin mefaatleri için kullandığını belirtmiştir. Zamanın menfaat zamanı olmadığını belirten Türkiye, katliamı durduralım çağrısı yapmıştır. Türkiye, PKK ve mülteci sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu açıkça belirtmiştir.

İstanbul toplantısına AB temsilcisi gelmemişti. Toplantının büyük başarısına rağmen, Dünyanın Suriye meselesine yeterince ilgi gösterdiği söylenebilir mi? Alınacak daha epey mesafe olduğu gözükmektedir. Türkiye yolun her tarafının mayınlı olduğunu farketmiş olup, konu üzerinde çok dikkatle ilerlemektedir.

Üçüncü Suriye Halkının Dostları Toplantısı (3.SHDG, Fransa, Nisan, 2012):.


3. SHDG Toplantısı, Nisan 2012 içerisinde Fransa’ da yapılacaktır. Bu toplantıda daha ileri gidilebileceği ve bazı kararların alınabilecağı beklenmektedir.

Görüldüğü gibi Suriye Muhalefeti hazırlıksız ve tecrübesizdir. Baas rejimi, ülkede muhalefet oluşumuna fırsat tanımamış, aksine sürekli olarak muhalefeti ezmiştir. Irak muhalefeti 2003’de kurulmuş CIA tarafından beslenmiş, büyütülmüş, Amerika Birleşik Devletleri bunlarla özel olarak ilgilenmişti. Dr. Ahmet ÇELEBİ Irak muhalefetinin başkanıydı. Suriye’de muhalefetin güçlenmesi zaman alacak gibidir.

(d)    Suriye, Kürtler ve PKK:

Suriye’de Kürt nüfus ise teyit edilmeyen bir iddiaya göre, %10’ dur. Suriye’deki Kürtler, Esed’den yıllardır “özerklik” istemektedirler. Suriyeli Kürtler, Irak Kürtlerini model alıyorlar. İstanbul Pendik’te Suriye muhalefetini birleştirme toplantılarında oturumu terk eden Kürtler, 1 Nisan 2012 tarihli İstanbul toplantısına katılmışlardı.

Şayet basında çıkan haber ve fotoğraflar doğruysa, Esed PKK konusunda aynen babası gibi Türkiye aleyhine oyunlar oynamaya başlamıştır. İran Türkiye’ye  karşı bu oyunu riskli görüp oynamazken, Esed’in oynaması önem taşımaktadır. Esed’in PKK ile ilişkisini İngiliz Guardian Gazetesi ile el-Cezire haber kanalları da ileri sürmektedir.  PKK’nın Suriye kolu PYD öncülüğünde 9 Kürt Partisi’nin, Kandil’de Karayılan ile görüşüp, Arap Baharını destekleme kararı aldıkları bildirilmişti.

Şayet Esed sorunu bir an önce çözülmezse bundan en çok zarar gören ülke Türkiye olacaktır. ABD konuya kendi Başkanlık seçimi açısından bakmaktadır. Esed’in, Rusya, Çin, İran’ı ve Irak’ı arkasına alarak PKK konusunda çılgınlık yapmasına karşı ihtiyatlı bulunulmalıdır. Esed, silahlandırdığı 2000 PKK lının Suriyenin Afrin şehrindeki Kurmen Dağlarına yerleştirdiği belirtilmektedir. PKK ile Esed’i buluşturanın Talabani olduğu iddia edilmektedir. Esedle geçen hergün’ün aleyhimize işlediği belirtilebilir.

E.    İNSAN HAKLARI İHLALLERİ:

2011 Mart’ında Suriye’de başlayan huzursuzluklar, bugün itibariyle (14 ay içerisinde yaklaşık) 10 bin ölü, sayısı bilinmeyen yaralılar, 70 bin tutuklu, 60 bin firari asker, 25 bin civarında Türkiye’ye sığınmış mülteci bulunmaktadır. Bu rakamlar her gün daha da artmaktadır. Üç oğlunu saldırılarda kaybettiğini söyleyen Suriyeli bir anne, birkaç aylık bebeğini göstererek, “Çocuklarımız açlıktan ölüyor. Burası Afrika değil. Araplar, Müslümanlar ve tüm insanlık. Hepinize yazıklar olsun! Şimdi bu çocuğa nereden süt bulayım! O kadar aç ki ağlamaya bile mecali yok” şeklinde feryat etmiştir.

Günümüz dünyasında en önemli insan hakları ihlallerinin Suriye’de sistematik olarak yapıldığı çok açıktır. Suriye’den kaçan mülteciler, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’e sığınmaya çalışmaktadırlar.

Durumu gözetlemek isteyen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları temsilcisi Navy Pillay Suriye’ye sokulmamıştır. Pillay, Türkiye’nin bölgesinde ahlak otoritesi olduğunu, Suriyelilere kapılarını açtığını ve Ortadoğu’da kilit rol oynadığını belirtmiştir. Uluslararası Af Örgütü, Esed’in, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması için başvururda bulunmuştur.

İnsani Koridor (Tampon Bölge) Meselesi:

Aslında bu kavram askeri operasyon anlamına gelmektedir. İnsani koridor, ara bölge, güvenli bölge gibi isimler de verilen bu yöntem, Vietnam Savaşı sonrasında literatüre girmiş olup, insan hakları ihlallerine karşı mağdurları korumayı amaçlayan bir insancıl davranış modelidir. BMGK kararı ile olabileceği gibi NATO gibi bir güç ile de devreye girebilir. Askeri bir operasyonla (Kara+Hava+Deniz) denetlenebilen bir yöntemdir.

NATO, geçmişte Arnavutları korumak için Sırbistan’a müdahale etmişti. Bugün Kıbrıs’ta Lefkoşa’daki yeşil hat tampon bölgedir. Tampon bölge için Birleşmiş Milletler veya NATO kararı şarttır.

F.    MÜLTECİLER:

Suriyeli insanlar, ülkelerindeki vahşetten kaçıp diğer komşu ülkelere sığınmaya devam ediyorlar. Sadece Türkiye’de bulunan ve sayısı 25.000 (yirmi beş bin)’e ulaşan mültecilere Türkiye, üç öğün yemek, Arapça eğitim, TV, Sinema gibi imkanlar sunmaktadır. Kuşkusuz ki isteyen Suriyeliler zamanı gelince kendi ülkelerine dönebileceklerdir.

Saddam döneminde Türkiye’ye gelen 500.000 (Beşyüz bin) mülteci için de Türkiye Turgut Özal döneminde, elinden gelen gayreti göstermiş, bu mülteci grubunu Türkiye’de barındırmıştır.

G.    ANNAN PLANI.

Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve Körfez ülkeleri gibi ülkeler Annan Planı için takvim istemişler, Annan da taraflara 10 Nisan 2012 tarihine kadar süre vermiş, Esed’in bu süreye uyacağını belirtmiştir. Suriye’den gelen haberlere göre, bu sözün tutulmadığı, öldürmelerin devam ettiği, Esed’in aldatmaya devam ettiği, çekilme değil, aldatma menevrası olduğu görülebilir. Suriye’nin, bu açıdan zamana oynadığı belirtilebilir.


    F. TÜRKİYE’NİN BU KONUDAKİ POLİTİKALARI:

Türkiye Ortadoğu’da politikasını kurarken, mevcut yöneticilere önem vermiş, karşılıklı sevgi ve sempatiye dayanan irtibatlar kurmuş, “aile” düzeyinde ilişkiler geliştirmiştir. Arap Baharı miladından sonra Türkiye ilişkilerini, değişen şartlara uyarlayarak, bu kez sokakla, halkla kurmuştur. Günümüzün “Arap Sokağı” Esed’e ve diğer Arap diktatörlerine karşıdır.

Türkiye, Mart 2011 tarihinden itibaren Arap sokağı ile birlikte diktatörleri gözden çıkarmıştır. Mısır, Libya ve Suriye’ye açıkça “halkına özgürlük ver, reform yap, demokrasiye uy, şiddetten uzak dur” demiştir. Türkiye’nin bu tavrı Arap dünyasında da Batıda da ilkeli tavır olarak kabul edilmiştir. Şayet Türkiye böyle yapmasaydı, Arap sokakları da Batı da Türkiye’ye karşı olacaktı. Bu durum bölgesel güç olan Türkiye’nin itibarını artırmıştır. Türkiye, uzun süredir bölge liderlerini reformlar yapmaları konusunda uyarmakta, gerek kapalı gerekse açık bir şekilde reform yapması gerekliliğini Esed'e de iletmekteydi.

Türkiye, Suriye'ye bir dış müdahalenin önüne geçilmesinin en temel öncelik olduğunu belirtmiştir. Çünkü böyle bir müdahale hem Türkiye hem de bölge için felaket anlamına gelecekti. Bölgede meydana gelebilecek büyük parçalanmalar, kırılmalar ve dalgalanmalar Türkiye'nin çıkarlarına aykırıydı.

Türkiye'nin çıkarı Suriye'deki problemin bir an önce halledilmesini gerekli kılmaktadır. Suriye'nin ulusal bütünlüğü Türkiye'nin güvenliği açısından hayati öneme sahiptir. Türkiye bu nedenle bir dış müdahalenin önüne geçmiştir.

Türkiye'nin takip edeceği yol haritası Suriye’deki halkın talepleri ile örtüşmüştür. Suriye yönetimi, hukuki ve siyasi reformlar yapmaya ikna edilmiş, Suriye'deki bütün unsurlarla, mezheplerle ve alt gruplarla temas halinde olmuş, elde edilecek bilgileri değerlendirmiş, bu konuda mekanizmalar oluşturmuştur. Suriye'deki rejimi elinde tutan Nusayri azınlığın da bir rejim değişikliğinde her türlü yaşam hakkının korunacağı, özgürlük alanının temin edileceği inancı pekiştirilmiştir.

Türkiye, tek başına inisiyatif almak yerine uluslararası aktörlerle koordineli bir şekilde yerel unsurları da içine katan politikalar geliştirmiştir. Atılacak adımların işlevsiz hale getirilmesi ihtimaline karşı İran, Irak Rusya ve Çin’in de sürece katılması sağlanmaya çalışılmıştır. Türkiye Arap dünyasındaki sorunlara ilişkin AB ve ABD ile de yakın diyalog halinde olmuştur.

Türkiye bu konuda 5 aşamalı bir plan uygulamıştır; öncelikle ikili görüşmelerle şiddeti durdurmaya çalışmış, ikinci olarak Arap Ligi ile çalışmalarını sıklaştırmıştır. Üçüncü aşamada Birleşmiş Milletler nezdinde çalışmalarını sürdürmüş, bu 3 aşamada problem çözülmeyince dördüncü olarak Suriye’nin Dostları Grubu nezdinde çalışmaları devam ettirmiştir. Beşinci aşama olarak Türkiye, Iran, Irak, Rusya ve Çin’le diyaloglarını sürdürmektedir.

Türkiye, Dünya ile birlikte yaşayan alan bir ülkedir. Suriyedeki bölgesel yangını söndürmek için de Türkiye, dünyayı da işe katarak barış çabalarını sürdürmeye devam etmiştir. Suriye’de bulunan çoğu ülke büyükelçilikleri, ülkedeki şiddet nedeniyle geri çekilmiş durumdadır.

25 Mart 2012 tarihinde Seul’de Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Obama ile görüşen Başbakan Erdoğan’ın gündemindeki birinci konu Suriye olmuştur. Görüşme sonucunda Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye’nin ortak hareket ettiği belirtilmiştir.

Başkan Obama’nın “Dünyada güvendiği 5 liderden biri olan Başbakan Erdoğan, barış çabalarını İran’daki görüşmelerinde de sürdürmüştür. Obama, önceliğinin Suriye’den ziyade İran olduğunu söylemiş; Obama, PKK’nın terör örgütü olduğunu yinelemiştir.

Başbakan Erdoğan, Seul’da Rusya, yetkilileri ile de görüşmüştür. Rusya Esed’i desteklemekte ve Türkiye’deki Radar’dan rahatsızlığını dile getirmektedir. Türkiye, Radar’ın tamamen savunma amaçlı olduğunu ve İsrail’le bağlantısı bulunmadığını belirtmektedir.

Türkiye, Suriye’nin birliğini, bütünlüğünü savunmaktadır. Suriye ile İlişkilerde 2 risk düşünülebilir; Türkiye için bu konudaki birinci risk: Mezhepseldir. Esed, Nusayri (Şii) mezhebine mensup olup, bunu Türkiye’deki Aleviliği kışkırtmak için kullanabilir mi? İkinci Risk: PKK meselesidir. Esed, PKK’yı, Türkiye aleyhine kullanabilir mi?

Amerika Birleşik Devletleri, Suriye konusunda Türkiye ile benzer düşünmekle beraber, konunun zamana yayılmasını, Suriye muhalefetinin hazır olmadığını, Annan’a bir şans verilmesini ve kendi Başkanlık seçimi açısından konuya yaklaştığı belirtilebilir. ABD, Türkiyenin İran’a karşı açıkça cephe almasını da istemektedir.

SONUÇ:

1.    Türkiye bazı antidemokratik Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerine her fırsatta, demokrasiye geçmeleri gerektiğini söylemektedir.
2.    20 sene önceki Bosna katliamı benzeri bir katliama dönüşmeden önce Suriye deki katliam sona erdirilmelidir. Kuşkusuz ki, Esed’in sonu, muhtemelen 2012 yılı sona ermeden önce Saddam veya Kaddafi gibi olacaktır.
3.    Bazı Araplar, genelde, “Irak, İran, Suriye ve Lübnan”ı, kendilerini tehdit eden bir Şii eksen olarak görmektedirler.
4.    Bugünlerde orta sınıfların, Suriye dışına para çıkarmaları gelecek açısından önemsenmelidir.
5.    Ağır silahların muhalefete geçmesi durumunda Suriye’de durum değişecektir.
6.    Halen Suriye’deki korku döneminin sona erdiği, halkın Esed’den artık korkmadığı, bu eşiğin aşıldığı belirtilebilir.
7.    Değişimin Suriye’de tuttuğu, Suriye’nin ipini Arap Ligi’nin çektiği söylenebilir.
8.    Sorun, uluslararası müdahale olmadan çözülmelidir. Çünkü askerin girişi kolay ama çıkışı zordur, Afganistan gibi. Batı’nın müdahalesi, Şii ekseni güçlendirebilir.
9.    Suriye’ye demokrasi gelir ve ülke bütünlüğünü koruyabilirse, Lübnan da kuşkusuz ki istikrara kavuşabilecek, rahat edecektir.
10.    Türkiye, barış istemesi, komşularının toprak bütünlüğünü savunması, demokrasisi, çoğulculuğu, müsamahası ile komşularına tarihi birikimlerini sunmaktadır.

]]>
2012-04-09 16:19:25makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
ANAYASAL DERİNLİKhttp://ebay27.com/detail.php?id=219  Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOGLU
Anayasa Hukukçusu

Türkiye, yeni bir anayasanın yazımı sürecine girmiştir. Yeni bir anayasa yapılmasını toplumun hemen her kesimi istemektedir. Üniversiteler ve çeşitli kurum ve kuruluşlar yeni anayasa önerilerini hazırlamakta ve birçoğu yaptıkları anayasa önerilerini kamuoyu ile paylaşmaktadırlar. Yapılan anketlere göre halkımızın % 70’i yeni bir anayasa yapılmasını istemektedir.

1. Yeni bir anayasaya ihtiyaç gerçekten de vardır. Çünkü mevcut anayasa darbe ürünüdür, halkın iradesine el konulmuştur. 17 kez değiştirilerek insicamı bozulmuştur. Mevcut haliyle bile meşhur “367 sorunu” benzerlerine teşne olabilme ihtimali vardır. “Başlangıç hükümleri” ve “değiştirilemez hükümler” yeni nesillere saygısızlık ve görüşlerine ipotek koymaktır; bu hükümler nedeniyle Anayasa Mahkemesi kendisini sınırsız yetkili görebilmektedir. Ayrıntılı oluşu sorunlara gebe olabilmektedir. Yeni Ortadoğu ve yenidünya düzeni çerçevesinde artan rolü nedeniyle Türkiye yeni bir anayasaya muhtaçtır. Bütün bu belirtilen nedenlerle tarih Türkiye’yi eteklerinden tutup yeni rolüne doğru çekmektedir.

Bu ve benzeri gerekçeler yeni bir anayasa yapılmasını gerekli kılmaktadır.

2. Yeni bir anayasa yapımı için TBMM, soruna el koymuş, açtığı web sitesi ile çeşitli önerilere açık olduğunu belirtmiş, isteyenlerin sözlü olarak da önerilerini “TBMM Anayasa Hazırlık Alt Komisyonu”na bildirmelerini istemiştir.

3. TBMM’de grubu bulunan 4 siyasi parti, Anayasa Hazırlık Komisyonu için üçer milletvekilini tayin etmiştir (toplam 12 Milletvekili). Bu Komisyon 15 maddelik bir İç Tüzük yaparak 2012 yılını yeni anayasaya hazırlık yılı olarak etmişlerdir. Buna göre tüm kamu ve özel kuruluşlar ile bireyler görüşlerini 30 Nisan 2012 tarihine kadar yazılı veya sözlü olarak sunabilecekleri gibi, bu konudaki materyallerini TBMM web sitesinde yayımlayabileceklerdir. 1 Mayıs 2012 tarihinde ikinci aşamaya geçilecek, sunulan bu görüşler tasnif edilecek ve ulaşılan sonuç yeni bir anayasa teklifi halinde kamuoyuna sunulacaktır. İsteyenler bu yeni anayasa önerisine de karşı görüşlerini TBMM’e bildirebileceklerdir. 2012 yılının sonunda TBMM Anayasa Hazırlama Komisyonu, gelen görüşleri yeniden değerlendirerek nihai bir Yeni Anayasa Önerisi hazırlayarak TBMM Genel Kuruluna sunacaktır.

4. Görüldüğü gibi 2012 ve 2013 yılları (2012 yılında TBMM Anayasa Hazırlık Komisyonunun faaliyetleri, 2013 yılında TBMM Genel Kurulunun anayasa ile ilgili çalışmaları) anayasa tartışmaları ile geçecektir. Bir başka deyişle 2012 ve 2013 yılları anayasa yılları olacaktır.

5. “Anayasacılık”, devlet iktidarının sınırlanması ve insan haklarının korunması hareketi olduğuna göre,  görüşü olan herkesin bu sürece katkıda bulunmaları mutlak bir gerekliliktir.

6. “Yeni Türkiye için yeni anayasa” yapımı hazırlıklarında 3 tür araştırma yapılabilir;

a.    Cumhuriyet anayasaları ve uygulama sonuçları.
b.    Çağdaş ülkelerin anayasaları ve uygulama sonuçları.
c.    Anayasal derinliğimiz.

7. Cumhuriyet dönemi anayasacılığımız ile çağdaş ülkelerin anayasaları ve uygulama sonuçları yanında neden “anayasal derinliğimiz” önem taşımaktadır?

ABD Anayasası 225 yıl önce 1787 tarihinde yapılmıştır. Günümüzde ABD dünyanın en önemli ve en çağdaş ülkelerinin başında yer alıyor. Yeni anayasa yapımında ABD anayasacılığı ve Supreme Court uygulamaları kuşkusuz ki önem taşımaktadır. ABD’nin 225 yıl önceki anayasal hareketleri önem taşıyor da bizimki neden önem taşımasın? Acaba bizim anayasal hafızamızın, anayasal tarihimizin araştırılması gerekmez mi? ABD Anayasası yapılırken, ABD’liler, o dönemin süper gücü olan Osmanlı’yı kuşkusuz ki incelemişler, belki de yararlanmışlardır. O dönemde Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı Anayasa (Kanuni Osmanî) yürürlükteydi. Fatih’in yaptığı anayasa yaklaşık 400 yıl yürürlükte kalmıştı. Fatih’in bu Anayasası, bu Anayasaya etki eden sosyal, siyasal, tarihsel ve felsefi etkenler üzerinde durmak gerekmez mi?

8. Wikipedi’ye göre, Osmanlı İmparatorluğu, günümüzdeki 50 devlete tekabül etmektedir. Bu 50 devletin 16 tanesi Balkanlarda, 4 tanesi Kafkaslarda, 15 tanesi Ortadoğu’da, 15 tanesi de Afrika’da olmak üzere toplam 50 devletti. Ayrıca Osmanlıya bağlı himaye bölgeleri Avrupa’da 3, Asya’da 2, Afrika’da 3 olmak üzere 8 tane idi. Buna ek olarak hilafete bağlı devlet sayısı 3 idi. Ayrıca ordunun bulunduğu devlet sayısı 26 taneydi. Bu şekildeki toplam devlet sayısı 87’dir. Bugünkü en az 50, en çok 87 devlete hitap eden bu İmparatorluğun anayasal yapısını irdelemek lüzumsuz mudur?

Dünyanın her yerinde Osmanlı eserlerine rastlamak mümkündür; İrlanda, İsveç, Fransa, İsviçre, ABD, Mısır, Ortadoğu ülkeleri vs.

Gerçek bu iken, bizde uzun yıllar tarih düşmanlığı ve tarihe karşı önyargı pompalanmış, tarihi miras reddedilmiş, Anadolu’daki İslam eserleri yerine İslam öncesi tarih ve kültür eserlerine vurgu yapılarak, diğer milletlerin Anadolu’ya karşı iştahları kabartılmıştır.

9. Belirtilenlerin yanında Pakistan, Hindistan ve Bangladeş’i anlamak için Gazneliler’in, Ortadoğu ülkelerinin ve özellikle Türkiye’nin anayasal yapısını iyice bilmek için de Selçuklu-Osmanlı anayasal çizgisini bilmek gerekmez mi? Arap baharı sonrası model-ülke olabilmek için 400 sene birlikte yaşadığımız müşterek devletimiz Osmanlı’nın anayasal yapısını araştırmak doğru olmaz mı?

10. Osmanlı anayasal düzeni ile ilgili nesnel olmayan, çarpıtılan veya ideolojik yaklaşılan tartışmalı konular bilimsel açıdan sorgulanmalıdır.

11. Kaldı ki günümüzde tartışılan çoğu konuların kökeni Osmanlı dönemine aittir. “Köle”, “Cariye”,  “Harem”, “Alevilik” gibi kavramlar anayasal açıdan nesnel olarak irdelenmelidir. “İnsan hakları”, “kadın hakları”, “muhalefet hakları”, “hukukta değişim”, “hukuk ekolleri”, “mezhepler ve resmi mezhep”, “padişahı sınırlayan esaslar” “suç ve ceza hukukunun esasları”, “Divan-ı Hümayun”, “Yeniçeri”, “Devşirme”, “İnsan kavramı”, “Yahudilik, Hıristiyanlık- İslam ve hukuk”, “Osmanlı’da laiklik” gibi konular irdelenmelidir. Bu ve benzeri kavramlar/konular derinliğine sorgulanmalı, başlangıcından itibaren derinliğine tartışılmalı, geldikleri aşamalar ve yönetim üzerindeki etkileri tartışılmalıdır. Kısaca milletimizin başlangıcından itibaren ne tür anayasal gelişmeler içerisinde bulunduğu anayasal açıdan irdelenmelidir. Bu incelemeler karşılaştırmalı yapılmalı, ABD ve Avrupa’daki anayasal sistemlerle birlikte incelenmelidir. Örneğin 19 uncu yüzyılda ABD’deki satılık insanlarla ilgili gazete küpürleri ve Avrupa uygulaması incelenmelidir.

12. Medeniyet zincirinin halkaları sayılırken, bize ait olan halkalar yok sayılmakta, atlanmakta, gizlenmekte ve inkâr edilmektedir. Demokrasi ve insan haklarının temelleri araştırılırken neden anayasal derinliğimiz göz ardı edilir, anlaşılır gibi değildir.

13. Çoğulculuk kavramı çalışılırken, Osmanlı’nın dinde, dilde, idarede, kabilede, hukukta, kültürde ve ticaretteki çoğulculuğu da tartışılmalıdır.

14. Osmanlı anayasa kurumlarının Bizans’tan alınma olup-olmadığı, hatta İslam hukukunun Roma hukukundan alınıp alınmadığı irdelenmelidir.

15. Bir taraftan, Papa tarafından da onaylanan engizisyon mahkemelerinin kurulması sonucunda Avrupa’da Müslüman ve Yahudilerin “ya Hıristiyanlık veya ölüm”ü seçmeleri gerçeği; diğer yanda Fatih’in Galata ve Bosna Ahitnameleri insan hakları açısından incelenmelidir.

16. “Anayasacılık hareketi” açısından İttihat Terakki olayı analiz edilmeli, bazı macera-perestlerin oldu-bittilerle İmparatorluğu tuz-buz etmeleri irdelenmelidir. Hürriyet-İtilaf Partisi ile İttihat-Terakki Partileri arasındaki ilişkiler anayasal açıdan araştırılmalı, tecrübesi ve birikimi olmayanların İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına sokarak parçaladıkları ve binlerce insanın hayatına mal oldukları belirtilmelidir.

17. Türkiye’nin anayasal hafızası anlatılırken sadece “anayasa tarihi” çalışması yapılmamalı, ötesine gidilerek karşılaştırmalar yapılmalı, AİHS, AİHM ve çağdaş anayasalarla da karşılaştırmalar yapılmalıdır.

18. Osmanlı Devletini kurtarmak için yapılan reformlar, modernleşme ile Osmanlı ve Cumhuriyet modernleşmeleri incelenmelidir. Osmanlı İmparatorluğunun anayasal düzeninin yıkılışının anayasal, felsefi, sosyolojik nedenleri analiz edilmelidir.

19. Anayasacılık, devlet gücünün kendi halkına karşı sınırlandırılması ve insan haklarını korumasıdır. Bu açıdan Osmanlı dönemi ile Cumhuriyet dönemi anayasacılık hareketleri karşılaştırılmalıdır. Acaba Cumhuriyet dönemi anayasacılığında devlet iktidarı halkına karşı sınırlandırılabilmiş midir? Görüldüğü kadarıyla 1924 Anayasası 1960 darbesi ile sonlandırılmıştır. 1961 darbe anayasası bir başka darbe (1982 darbesi) ile kesilmiştir. 28 Şubat Light Darbesi ile demokratik dengeler yeniden alt-üst edilmiş, 27 Nisan 2007 tarihli e-Muhtıra Hükümet’in dik duruşu ile önlenebilmiştir. Mevcut Hükümete karşı yapılan gizli darbelerin sayısı bir görüşe göre 10 adettir.

Bu haliyle Cumhuriyet anayasacılığı adeta darbeler tarihidir.

20. Belirtilen durumlar nazara alındığında, Cumhuriyet dönemi anayasacılığımızın pek de ideal meyveler verdiği söylenebilir mi? Belirtilen darbeler, seçilmişler tarafından kullanılması gereken siyasal iktidarı, düşmana karşı kullanması gereken silahın gücü ile haksız olarak ellerinden almıştır. Ayrıca Dersim katliamı, İstiklal Mahkemeleri, faili meçhuller, siyasal cinayetler ve insan hakları ihlallerinin olduğu Cumhuriyet döneminin anayasacılık açısından ne kadar verimli olduğu ortadadır. Çünkü bir anayasa, devlet iktidarına karşı, halkı koruyamıyorsa, o anayasa gerçek anayasa değildir, nominal anayasadır. Bu açıdan Ülkemizin yeni bir nominal anayasaya ihtiyacı olmadığı belirtilmelidir.

21. Anayasacılık açısından pek de olumlu bir sınav veremeyen 20 inci yüzyıl Türk Anayasacılık Hareketinin geçmişi üzerinde yeterince araştırma yapıldığı söylenemez. Lozan Antlaşması ile Osmanlı demek yasaklanmış, Cumhuriyet ile Osmanlı Özal zamanında barışmıştır. Latin harflerine geçildikten sonra, kültürel bir kesinti oluşmuş, geçmiş red edilmiş, hatta “tukaka” denilmiştir. Tarihimiz için “redd-i miras” politikası uygulanmış, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA) ancak Özal döneminde faaliyete başlayabilmiştir. Türkiye Osmanlının kuruluş yıldönümü ilk kez 1999 yılında kutlayabilmiştir.

22. Anayasacılık hareketlerinde çağdaş ülkeler kendi geçmişlerine büyük bir önem vermişlerdir. Bu önemin Türkiye’de verildiği söylenemez. ABD ve Avrupa’da kendi geçmişimizle ilgili olarak yapılan araştırmaların çok daha azını bizim yaptığımız açıktır.

Bununla birlikte Türkiye’de bu tür çalışmaların yapılmış ve yapılmakta olduğunu belirtmekle birlikte sayılarının çoğalmasını beklemenin doğru olacağı kanısındayız.  

]]>
2012-03-08 11:42:17makaleler/GÜNCEL MAKALELER --
ANAYASAL DERİNLİK http://ebay27.com/detail.php?id=217Türkiye yeni anayasasını arıyor. Yeni anayasayı yapacak olan ne darbeciler ne anayasa hukukçuları ne de bir başka güç değil, bu
milletin bizzat kendisi olmalıdır.
Bu milletin asırlar boyu içerisinde bulunduğu anayasal yaşam analiz edilmelidir. Anayasal yaşam, anayasal derinlikle ile bilinebilir. 966 sayfalık bu çalışma, anayasal derinliğimize perspektif tutmayı amaçlayan bir analizdir.
KİTABIN ADI : ANAYASAL DERİNLİK
BASIM YILI : 2012
YAYINEVİ : YETKİN YAYINEVİ]]>
2012-03-04 19:01:06kitaplar/Kitaplarımız --
Ulusal Insan Haklari Kurumu Yasasi Tartisildi http://ebay27.com/detail.php?id=216Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu
Anayasa Hukukçusu
29.01.2011 19:17:31
Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) tarafından organize edilen “Ulusal İnsan Hakları Kurumu Yasası Beklentileri Karşılıyor mu?” konulu çalıştay yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Çalıştayın moderatörlüğünü Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu üstlendi.
Çalıştayda, hazırlıkları tamamlanan yasanın niteliği ve bu yasanın uygulanması hakkında insan hakları çevrelerinin ve ilgili kamu yetkilileri görüşlerini ifade ettiler. Bu çerçevede yasanın en önemli unsurlarından olan kurumsal yapı, kurumsal işleyiş, kurul üyelikleri, personelin niteliği, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve habersiz ve sınırsız denetim yetkisi gibi konular tartışıldı ve uygulayıcılar için tavsiyelerde bulunuldu.
Katılımcılar genel olarak, tasarının eleştiriler doğrultusunda yeniden kaleme alınmasını ve biran önce çıkarılmasını istedi. Yeni bir metin hazırlanması konusunda ise SDE‟nin rol oynayabileceği vurgulandı.
İHD Genel Başkanı Av. Öztürk Türkdoğan, halkın insan hakları ile ilgili probleminin bulunmadığını ancak “Güvenlik devleti” algısından kaynaklanan bir sorun olduğunu belirtti. Türkdoğan, polisin “kahrolsun insan hakları” diyerek yürüyüş yaptığına vurgu yaparak, “Sorun güvenlik devletinin insan haklarına bakışından kaynaklanıyor” şeklinde konuştu. Türkdoğan özetle şöyle devam etti:
“Mevcut hükümetin güvenlik perspektifi ön plana çıktı. Kurul üyeleri ve başkanının seçimi bu güvenlik perspektifini ortaya koyuyor. Örneğin Başbakan ile basın mensupları arasındaki polemikte kurul nasıl davranacak. Dolayısıyla bu kurul kesinlikle Başbakan ve Bakanlar Kurulundan çıkarılmalı. Bu haliyle sorun üretmeye gebe bir oluşum. Bakanlar Kurulu yarın töhmet altında kalabilir. RTÜK‟ü Enerji Kurulunu vs meclis seçiyor. Bunu neden seçmiyor."
"Kurul üyeleri için neden 657‟yi aranıyor. Bizatihi bunun kendisi bir sorun. Dini düşüncelerinden dolayı, etnik kimliğinden dolayı, ideolojik duruşundan dolayı ceza almış kişiler buralara giremez. Sivil toplum o kurulun içinde tabiî ki olmasın, sivil toplumun böyle bir beklentisi yok.”
“Bakanlar Kurulu kararları idari yargıya açık. Atanacak kişiler yarın sıkıntılarla karşı karşıya kalabilir. Meclisin yaptığı atamalar yargı denetimi dışında. O yüzden de tercih edilebilir. Bu metinde sivil topluma dayanak teşkil edecek, muhatap alınmasını gerektirecek bir hüküm mutlaka olmalı. Sivil toplum örgütleri rica minnetle iş yapmamalı. Onların bu kurumu denetleyecek mekanizmaya mutlaka ihtiyaç var. İdareciler, bürokratlar yarın sivil toplumu gereksiz görüp, dışlayacak bir tavır sergileyebilir.”
İnsan Hakları Ortak Platformu Başkanı Av. Hüsnü Öndül, hükümetlerle insan hakları örgütleri arasındaki diyalogun önemine dikkat çekerek, “İHD de 25 yıldır birçok hükümetle çalıştı. Her dönem hükümetlerle diyalog halinde oldu. Son 4 yıldır diyalog koptu. Hiçbir örgütle diyalog yok, terörden sorumlu bakan aynı zamanda insan haklarından da sorumlu. Cezaevi izleme kurullarının hiçbir işlevi yok, cezaevlerini kamuoyu insan hakları örgütleri marifetiyle izledi. Tasarıda 11. B-2 maddesi bu merkeziyetçiliğin bir örneği, 8. Madde de kurulun çalışma esasları başlıklı, gündemi hazırlayan başkan katılmadığında kurul toplanamıyor, karar alamıyor. Bunlar vb düzenlemeler mutlaka tasarından çıkarılmalı. Bu yüzden Paris prensiplerinin yerine getirildiği cevapları yetersiz. Bu prensipler
kaypakça giderilmeye çalışılmış. Çoğulculuğun sağlanmadığı eleştirileri çok doğrudur, mutlaka gözden geçirilmeli. Şekli düzenlemeler yerine öz itibariyle insan haklarını koruma amaçlı bir yapı oluşturulmalı” dedi.
İnsan Hakları Araştırmaları Derneği‟nden Ayşe Bilgen, tasarının hazırlanması aşamasında görüşlerinin alınmamasını eleştirerek, devlete karşı, onu sabote etmeye çalışan bir yapılarının olmadığını tam tersine devlete asli görevlerini hatırlatma işlevini yerine getirdiklerini belirtti.
İnsan Hakları Ortak Platformu Direktörü Feray Salman da eleştirileri şöyle özetledi: “Kamu otoritesinin uzlaşma aramamasının nedeni, oluşturulacak kurulun bağımsızlığı, azınlık hakları ile ilgili neler yapabileceği ve eşitlikle ilgili konularda eksiklikler var. Cinsiyet eşitliği ile ilgili sorunlar var. Atananların ırk ayrımcılığıyla ilgili sorunları olmaması koşulu yerine getirilmemiş, tasarının oluşturacağı kurumun insan hakları başkanlığından ne farkı var belli değil, izleme mekanizması yok. Kadın, etnik köken, din, gibi çatışma alanlarına ait bir güvence yok.”
İnsan Hakları Gündemi Derneği‟nden Hakan Ataman, “2002 sonrası başlayan reform süreci takdire şayan. Cumhuriyetin kuruluş ilkeleri ve ideolojisi insan hakları konusunda sıkıntıların temel kaynaklarından, bürokraside bu yönde direnç var. Reformlar beklenti yarattı. Ancak hayal kırıklığı getirdi. UİHK tasarısı da böyle bir hayal kırıklığı. Söylem ve eleştiriler bir iyiniyet göstergesidir. Ortaya çıkan kurumun uluslar arası standartlara uygun olarak kurulması isteniyor. Bu kurulun akreditasyon kazanması önemli, bu açıdan eleştiriler dikkate alınmalı. Tasarının uluslararası kriterlere uygun olmaması, Türkiye‟nin bu alandaki yerini de belirliyor” dedi.
Ataman konuşmasını şöyle sürdürdü: “Fransa kötü bir örnek. İyi örneklere bakmak gerek. Paris ilkeleri açık ve nettir. Bu tasarıda Paris ilkelerindeki bağımsızlık, özerklik gibi ilkelerle hiç ilgisi yoktur. Daha önceki toplantılarda nasıl iyi bir model çıkarılacağı ortaya kondu. Komisyonun genel tavrı eleştiriler yönünde düzeltmeler yapmak değil, sonrasında çıkarılacak yönetmeliklerle çözmek. Ortada bir metin vardır, emeği olanları takdir etmek lazım. Ancak çabamız ideal olana yaklaşmak. Mart‟ta AB‟ye verilen söz kapsamında illa çıkarmamız gerek diye kötü bir metnin ortaya çıkmaması gerek.”
Başbakanlık‟tan Ahmet Uzak da, eleştirilerin kısmen dikkate alındığını, bu kapsamda tartışılan „eşitlik‟ ifadesinin metinden çıkarılarak ayrı bir düzenleme konusuna dahil edildiğini belirtti. Sivil toplum kuruluşlarının eleştirilerinde tamamen haklı olduğunu, hazırlanma sürecinde görüş alınmadığını fakat, sivil toplum içinden bazılarının da süreci manipüle edici bir tavır sergilediğini sürdü.
Sivil toplum kuruluşlarından çok sayıda uzmanın katıldığı çalıştaya katılan resmi kurum temsilcileri de açık sözlü olarak eleştirileri cevaplandırdı. Bir resmi temsilcinin, “İnsan haklarının herkesi ilgilendiren bir konu olmasına rağmen insan hakları ile ilgilenenler terörist muamelesi görüyor, algı bozukluğu var” şeklindeki tespitleri dikkat çekici bulundu.
SDE Uzmanları da tasarının yeniden hazırlanması ve sivil toplum kuruluşlarının da buna katkı sunmasının önemine vurgu yaptılar. SDE Uzmanlarından Selvet Çetin, “tasarının yeniden sivil toplum örgütleri, insan hakları örgütleri ve akademisyenlerin önerilerine sunulması gerek. Bu haliyle çok büyük boşluklar mevcut. İkincisi Paris ilkeleri çerçevesindeki değerlendirmeleri yaparken, „Türkiye‟ye özgülük‟ atfı yapmak doğru değil. Reformist bir hükümet işbaşında iken belki bağımsızlığı önemsemeyebiliriz ama bunu hükümetlerden farklı değerlendirmek gerek” diye konuştu.
Toplantı Gündemi
SDE‟nin web sitesinde yer alan toplantı davetiyesinde çalıştayın konusu şu şekilde belirtildi:
“İnsan hakları değerlerinin ve özgürlüklerin etkin biçimde korunması ve geliştirilmesi bakımından ulusal mekanizmaların güçlendirilmesi gerektiği artan bir sıklıkla dile getirilmektedir. Bu ihtiyacın karşılanması amacıyla çeşitli ülkelerde “Ulusal İnsan Hakları Kurumları” adı altında idari yapılar oluşturulmaktadır. Ulusal İnsan Hakları Kurumları‟nın insan haklarına dayalı siyasi ve hukuki bir düzenin işlerlik kazanması ve temel özgürlüklerin yaşama geçirilmesinde önemli bir rol oynaması beklenmektedir.”
“Ulusal İnsan Hakları Kurumları‟nın kuruluş, yetki ve sorumlulukları ile ilgili temel prensipler BM Paris İlkeleriyle belirlenmiştir. 1993 Viyana Deklarasyonu ve Eylem Planı, her devletin ulusal düzeyde kendi ihtiyaçlarına uygun bir insan hakları kurumunu hayata geçirmek için gerekli en uygun çerçeveyi seçme hakkına sahip olduğunu vurgulamaktadır. (Viyana Deklarasyonu ve Eylem Programı, 1. Bölüm, 36. Paragraf)”
“Türkiye‟de insan hakları alanındaki kurumsallaşma çalışmaları 90‟lı yıllara uzanmaktadır. 1990 yılında TBMM bünyesinde ilk kez Meclis İnsan Hakları İnceleme Komisyonu ve 1992‟de İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı kurulmuştur. 1997 yılında yasal statüsü belirlenen İnsan Hakları Koordinatör Üst Kurulu resmi mekanizmalar arasına katılırken, 2001 yılında kurumsallaşma alanında en geniş kapsamlı düzenlemeler gerçekleştirilmiştir. Aynı yıl Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı faaliyete geçerken, 81 il ve 831 ilçede İnsan Hakları İzleme Kurulları oluşturulmuştur. Aynı zamanda çeşitli kurum ve kuruluşlar bünyesinde insan hakları
birimleri kurulmuştur. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Özürlüler İdaresi Başkanlığı, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları gibi kuruluşlar bu birimler arasındadır.”
“Bununla birlikte 2004 yılından bu yana Kamu İdaresi tarafından Ulusal İnsan Hakları Kurumu yasasının hazırlanması doğrultusunda birtakım çalışmalar yürütülmüştür. Hükümetin hazırladığı tasarı, 28 Ocak 2010 tarihinde Meclise gönderilmiş ve TBMM Anayasa Komisyonu‟nda görüşülmeye başlanmıştır. İnsan hakları örgütleri yasa hazırlık sürecini takip etmiş ve katkı sunmaya çalışmıştır. Ancak sivil kuruluşlar Kamu İdaresinin hazırlamış olduğu yasa taslağının Paris ilkeleriyle uyumlu bir insan hakları yapılanmasını karşılamaktan uzak bulunduğunu belirterek çeşitli eleştirilerde bulunmaktadır. Bununla beraber, insan hakları alanında kamu kurumlarının görev ve sorumluluklarını daha etkin bir şekilde yerine getirebilmeleri ve sivil insan hakları hareketi ile eşgüdümlü bir çalışma yürütebilmeleri açısından ulusal insan hakları kurumunun önemli bir boşluğu dolduracağı öngörülmektedir. “]]>
2012-03-04 00:16:08Ombudsmanlık// --
KAMU DENETÇİLIĞİ (OMBDUSMANLIK) http://ebay27.com/detail.php?id=215Prof. Dr. Hasan Tahsin FENDOĞLU
Kamu Denetçiligi
(Ombudsmanlık)
İçindekiler
Giriş...............................................................................................................................................................4
Tarihsel Süreç............................................................................................................................................5
Kamu Denetçiliğinin Görevleri...........................................................................................................6
Ombudsmanlık Uygulamaları (Alfabetik).......................................................................................8
Ombudsmanlık ve Benzeri Kurumsallaşmalar............................................................................15
Ulusal ve Uluslararası Kurumlarla İlişkiler.....................................................................................16
2006 Tarihli Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’na Göre Kamu Denetçiliği
(KDKK-2006’nın Analizi).......................................................................................................................19
SDE ANALİZ
Aralık 2010
Özet
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, dünyada, kamu yönetişimi ve insan hakları alanında zihniyet
değişimi olmuş, İsveç modeli ışığında ombudsmanlık giderek yaygınlaşmıştır. Türkiye bu gelişime
geç uymuş, 2006’da yapılan yasa, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, Anayasa
değişikliği yapılarak bu kurum Kamu Denetçiliği adı altında Anayasaya girmiştir. Kamu
Denetçisi, yönetimin mağdur ettiği bireylerin yaptıkları şikâyetler üzerine harekete geçen,
hızlı ve güvenli bir şekilde geniş bir soruşturma ve araştırma yetkisi ile donatılmış olan kişidir.
Denetçi, yapılan haksızlıkları ortaya koymak, takdir yetkisinin kötüye kullanılmasını engellemek,
mevzuata saygılı olmayı ve uygun hareket etmeyi sağlamak, hakkaniyet önlemlerini
tavsiye etmek ve kamu hizmetlerinin daha iyi görülmesi için gerekli reformların yapılması
önerilerinde bulunmak amaçlarını güden Parlamento tarafından seçilmiş, kimsenin telkin
ima ve tavsiyede bulunamadığı bağımsız bir kamu görevlisidir.
Bu kurumu benimseyenler, yargı yoluyla denetim, idari denetim, parlamento denetimi (siyasi
denetim), basının denetimi, kamuoyu denetimi ve uluslararası denetim yolu ile idarenin
denetlenmesini yeterli görmeyerek, ombudsman denetimini zorunlu bulmuşlardır.
Kamu denetçiliği kurumunun temel işlevi başvuru almak ve incelemek olduğundan, ayrıca
ulusal insan hakları kurumuna da başvuru alma yetkisi verilmesi görev ve yetki çatışmasına
yol açabilecektir. Türkiye’de halen ombudsmana benzer bazı kurumlar var olsa da, bunlar
idarenin içerisinde olup, ombudsmanın taşıdığı özelliklere sahip değildirler.
Anahtar Kelimeler ve Kavramlar:
Ombudsmanlık, Kamu Denetçiliği, Yolsuzluk, İnsan Hakları, Ulusal Kurum, Paris Prensipleri,
Hassas Gruplar, Dilekçe Komisyonu, İnsan Hakları Komisyonu, OPCAT, Eşitlik Kurumu, Irk Eşitliği
Direktifi, Avrupa Birliği.
4
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Yargı yoluyla
denetim, idari
denetim,
parlamento
denetimi (siyasi
denetim), basının
denetimi, kamuoyu
denetimi ve
uluslararası denetim
yolu ile idarenin
denetlenmesi
yeterli değildir,
ombudsman
denetimine ihtiyaç
vardır.
Giriş
İkinci dünya savaşı sonrasında, Dünyada, kamu yönetişimi ve insan hakları
alanında zihniyet değişimi olmuş, tarafsız, bağımsız, uzman kurumlara ihtiyaç
olmuştur. Sivil toplum örgütlerinin de kimi zaman yanlı ve güdümlü eğilimleri
olabileceği gibi nedenler, kamusal sorumluluğu bulunan ve bir anlamda kamu
vicdanının ve hakkın savunucusu, tarafsız ve bağımsız olan uzman kurumların
önemini giderek arttırmıştır. Halkla devlet arasında bir iletişim ve güven köprüsü
oluşturabilmek için ombudsmanlık kurumunun kurulması ve geliştirilmesi
dünyada demokrasinin meşruiyeti ve hukuk devleti açısından bir zaruret
olarak görülmüştür.
Kamu denetçisi, hızlı ve güvenli bir şekilde geniş bir soruşturma ve araştırma
yetkisi ile donatılmış olan, yapılan haksızlıkları ortaya koymak, takdir yetkisinin
kötüye kullanılmasını engellemek, mevzuata saygılı olmayı ve uygun hareket
etmeyi temin etmek, hakkaniyet önlemlerini tavsiye etmek için gerekli
reformların yapılması önerilerinde bulunmak amaçlarını güden seçilmiş bir
kamu görevlisidir.
Türkiye’de 7’nci ve 8’nci Beş Yıllık Kalkınma Planları ile 55’nci ve 59’ncu Hükümetler
döneminde Kamu Denetçiliği konusunda çalışmalar yapılmış ve 2006 yılında
TBMM tarafından ilk kez Kamu Denetçiliği Kurumu Yasası çıkarılmıştır. Şimdiye
kadar yapılan çalışmalarda “Türk Ombudsmanı”, “Kamu Denetçisi” “Kamu Hakemi”
veya “Yurttaş Sözcüsü” gibi terimler tartışılmış ve sonuçta yasa ve Anayasanın
74’üncü maddesinde “Kamu Denetçiliği” kavramı tercih edilmiştir.
Dünya uygulamalarına bakıldığında bu kurumun ana hedefinin yönetimin iyileştirilmesi
olduğu söylenebilir. Amaç, yönetimin iyileştirilmesi, birey haklarının
korunması, “Bugün git yarın gel” felsefesinin yıkılması, vatandaşın ensesinde
boza pişirilmesi düşüncesinin sona ermesi, cumhurun verdiği verginin sonucunu
denetleyebilmesi, bireyin hesap sorabilmesidir. Yargı yoluyla denetim,
idari denetim, parlamento denetimi (siyasi denetim), basının denetimi, kamuoyu
denetimi ve uluslararası denetim yolu ile idarenin denetlenmesi yeterli
değildir, ombudsman denetimine ihtiyaç vardır. Özellikle Türkiye gibi her şeyi
sineye çekmeye alışık insanların olduğu ülkelerde ombudsmanlık gereklidir.
Devletin âli yararları, hikmet-i hükümet ve devlet baba kavramlarının yoğun
5
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Kamu denetçiliği,
Osmanlı’daki yargı
kurumundan (hisbe
dâhil) esinlenerek
İsveçliler tarafından
kurulmuş ve
oradan da tüm
dünyaya yayılmış
olan bir sistemdir.
Bu kurumun bir
Osmanlı Kurumu
olduğunu,
İsveçliler de diğer
ülke temsilcileri
de uluslararası
toplantılarda sürekli
dile getirmektedirler.
olduğu ülkemizde devlet birimleri belki ilk zamanlar ombudsmanlığa direnecek
ama sonuçta onlar da toplam kaliteyi yakalamak isteyeceklerdir. Özellikle
Batı dünyasından gelen ve Doğu’nun şiddet, korku, militarizm gibi değerlerle
anılmasına karşın, Türkiye, ne kadar barışçı olduğunu ve insan haklarına değer
verdiğini göstermek zorunda olup insan hakları konusunda bir marka olabilir.
Kamu Denetçisi görevini iyi yapabilmek için denetleme birimleri arasında bir
ağ kurmalı ve eşgüdüm görevini ifa etmelidir.
Tarihsel Süreç
Kamu denetçiliği, Osmanlı’daki yargı kurumundan (hisbe dâhil) esinlenerek
İsveçliler tarafından kurulmuş ve oradan da tüm dünyaya yayılmış olan bir sistemdir.
Bu kurumun bir Osmanlı Kurumu olduğunu, İsveçliler de diğer ülke
temsilcileri de uluslararası toplantılarda sürekli dile getirmektedirler.
Büyük Selçuklu hükümdarları haftada iki gün halkın şikâyetlerini dinlerdi. Anadolu
Selçuklularında ise Sultan, yılda bir defa mahkemeye gider, kadı karşısında
ayakta durur ve davacı varsa yargılama yapılır, kadı tarafından hüküm verilir
ve bu hüküm yerine getirilirdi. Osmanlı sultanlarından Orhan ve II. Murat, sabahları
Saray kapısı önünde yüksek bir yere çıkarak doğrudan halkın yakınmalarını
dinlerlerdi. Kadıların korkup da yargılamaktan çekindikleri kişilerin yargılanması
Osmanlı öncesinde mezalim mahkemesinde, Osmanlıda ise Divanı
Hümayunda yapılmıştır. Osmanlılarda Divan-ı Hümayun’un ilk ve asli görevi
de yakınmaları dinleyip sorunları çözmekti. Divan-ı Hümayun’un adli, idari ve
siyasi yetkileri vardı. Buraya sosyal mevki, yaş, din, dil, cinsiyet farkı gözetilmeksizin
herkes yazı ile veya bizzat başvurabilirlerdi.
Yargı kuvveti içinde yer alan Divan-ı Hümayun dışında, başka divanlar da vardı.
Örneğin çarşamba günleri vezir-i azam dava dinler, divandan sonra, Sadrazam,
yanına Yeniçeri Ağasını, İhtisap Ağasını (Ombudsman benzeri) ve Kadı’yı alıp,
temel gıda maddelerinin fiyatlarını kontrol eder; fırınlara uğrayıp, ekmekleri
denetler; gerekirse ilgililere ceza verip hemen infaz eder ve ayrıca Cuma selamlığı
sırasında, Padişah’ın yolu üzerinde, görevliler, hasır yakarak talebi olduğunu
belirten kişilerin dilekçelerini toplayarak Sultana arz ederlerdi.
Kadı Sicillerindeki kayıtlardan, mahkemeye intikal eden bazı davaların; taraflara
kadı tarafından yapılan davet üzerine ve tarafların uzlaşmasıyla sonuçlandığı
anlaşılmaktadır. Uzlaştırma Grubu en az üç kişiden oluşmaktaydı. Her ne
kadar heyette yer alan şahıs isimleri kesin olarak bilinmese de, şuhûdü’l-hâl’de
olduğu gibi, muhtemelen onlar da toplumda sevilip-sayılan, fikir ve kararlarına
güvenilen kimseler arasından belirlenirdi.
Dava açmayı gerektirmeyen, ama toplumda “iyiliği emretmek, kötülükten yasaklamak
görevi” bulunan teşkilata hisbe teşkilatı, bu işle ilgili memura muhtesip,
yetkilisine İslam ülkelerinde “Hisbe Valisi”, Osmanlı’da ise “İhtisap Ağası”
denirdi. Hisbe bize özgü bir kurum olup, Bizans’tan veya Roma’dan alınma
veya kadı karşısında alternatif olarak dinden kaçış da değildir. Muhtesip, yargı6
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Dünyada ilk resmi
Ombudsman,
1809 tarihinde
İsveç’te Demirbaş
Şarl’ın 1713
yılındaki görüşü
doğrultusunda
kurulmuştur.
Uygulama başarılı
olunca da 1809’da
İsveç’te anayasal
bir kurum haline
getirilmiş, Finlandiya
1919, Norveç 1952,
Danimarka 1953,
Batı Almanya
1957 yılında
ombudsmanlık
sistemine geçmiştir.
daki gecikmeleri ve diğer adli yakınmaları dinleyerek, adaleti gerçekleştirmeye
çalışırdı. Osmanlı’da hisbe kurumu epey değişikliğe uğramış, evvelce kadılık
derecesinde olan hisbe görevi, artık Osmanlılarda şehir veya kasabanın ikincil
derecede bir hizmeti halini almıştır. Osmanlı’da hisbe, kadı’nın görevleri arasında
bulunduğundan, muhtesip de kadı tarafından atanırdı.
Tarihte “Demirbaş Şarl” olarak tanınan İsveç Kralı 12. Karl, 1709 yılında Osmanlı-
Rus savaşı nedeniyle Poltava’da Padişah III. Ahmet döneminde Rusya’ya karşı
yenilir ve Osmanlı’ya sığınır. Kral, Edirne civarındaki Demirtaş Paşa konağında
5 yıl kadar konuğumuz olur. İşte bu zat, ülkesinde kendisinin yokluğunda baş
gösteren yolsuzlukların önlenmesi için kurumlarımızı incelemiş ve kral adına
hareket eden kamu görevlilerinin yasalara uygun hareket edip etmediklerini
denetlemek için bir kişiyi yüksek vekil (Hogste Ombudsmannen- Supreme
Procurator) olarak atamış ve böylece 1713 yılında İsveç’te Ombudsmanlık
Kurumu’nu kurmuştur. Kral ülkesine giderken kendisine refakat eden Yeniçerilerin
kaldığı Askar Köyü, İsveç’te Başkent’e yakın bir mesafededir.
Bu kurumun menşeinin Osmanlı olduğunu, İsveçliler de diğer ülke temsilcileri
de uluslararası toplantılarda sürekli dile getirmektedirler. Mesela bizim de
bulunduğumuz uluslararası toplantılarda Avrupa Birliği Ombudsmanı Yunanistanlı
Nikiforos, Fransız Ombudsmanı Jean Paul Delevoye, İspanya Ombudsmanı
ve İsveç Parlamento Ombudsmanı gibi çoğu zatlar, ombudsmanlığın Osmanlı’daki
bir kuruma dayandığını defalarca belirtmişlerdir. Dünyada ilk resmi
Ombudsman, 1809 tarihinde İsveç’te Demirbaş Şarl’ın 1713 yılındaki görüşü
doğrultusunda kurulmuştur. Uygulama başarılı olunca da 1809’da İsveç’te
anayasal bir kurum haline getirilmiş, Finlandiya 1919, Norveç 1952, Danimarka
1953, Batı Almanya 1957 yılında ombudsmanlık sistemine geçmiştir. Kurumun
ortaya çıktığı ülke olan İsveç’te ombudsmanın görevi, insan hak ve özgürlüklerinin
korunması amacıyla hükümet üyeleri dışındaki tüm kamu güçlerinin
(Yargı ve Ordu dâhil) denetlenmesidir.
Demokratikleşmenin dünyaya yayılmasıyla Ombudsmanlığın dünyaya yayılması
arasında bir benzerlik düşünülebilir. Kamu denetçiliği İsveç’ten sonra
İskandinavya Ülkelerine (1954 yılında Danimarka’ya, 1959’da Norveç’e) yayılmıştır
(Birinci Dalga 1950–1960). Kamu denetçiliğinin yayılmasında ikinci
dalga Avrupa ülkelerine doğru olmuştur (1957’de Almanya, 1973’de Fransa,
1974’de İtalya ombudsmanlığı kabul etmiştir). Üçüncü dalga, Anglo-Sakson
ülkelerine doğru olmuş (1962’da Yeni Zelanda, 1967 yılında İngiltere, 1970 yılında
Kuzey İrlanda ve 1966 da Arizona-ABD) ombudsmanlığı kabul etmiştir.
Dördüncü dalga Rusya ve eski Sovyet ülkelerine doğrudur (1994’de Romanya,
1997’de Rusya Federasyonu, ombudsmanlığı kurmuştur).
Kamu Denetçiliğinin Görevleri
Kamu denetçisi, kamu çalışanları hakkındaki şikâyetleri alan, şikâyet üzerine
veya kendi isteği doğrultusunda harekete geçen, araştırma yapan, aksaklık7
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Kamu denetçisi
“çıkarlardan bağımsız”
olarak inceleme ve
soruşturmalarını
yürütmekte, çözümler
önermekte ve
bunları kamuya
açıklamaktadır.
Haklarımızı kamudan
alabilen, kararları
tavsiye niteliğinde
olan, bağımsız bütçesi
olan, ama melek veya
kurtarıcı da olmayan,
iyi hukuk eğitimi almış,
müşteri-vatandaş
odaklı ama devlet
düşmanı değildir.
ları gidermek için izlenecek yollar hakkında öneride bulunan ve rapor hazırlama
yetkisine sahip olan bağımsız bir kişidir. Kamu denetçisine masrafsızca,
kolayca, doğrudan ulaşılabilir. Şikâyetin nedenini ve ilgili dokümanları içeren
bir e-mail, telefon veya mektup yeterlidir. İngiltere ve Fransa’da ise kişiler doğrudan
ombudsmana başvuramazlar, bir parlamenter aracılığı ile başvurulur;
sonuç da aynı biçimde yurttaşa iletilir.
Görevini kötüye kullanma, rüşvet, rant sağlama, hırsızlık, adam kayırma, torpil,
bürokratik taassup gibi yolsuzluklar hep kötü yönetimler sonucunda ortaya
çıkmaktadır. Esasen ombudsmanlık, İsveç’te 1713 yılında ülkede yolsuzluğun
had safhaya ulaştığı bir dönemde ortaya çıkmıştı. İngiltere’de 1954 yılında Tarım
Bakanlığı’ndaki görevlilerin, köylülere ait olan bir araziye hukuk dışı yollardan
el koymalarıyla ortaya çıkan skandal, ombudsmanlığın kurulmasında etkili
olmuştu. Genelde, her hükümet değişiminde bir öncekinin yolsuzlukları ortaya
çıkmakta, buna karşı duyulan tepki belli bir süre devam etmekte daha sonra
gündem değişebilmektedir. İşte bu nedenle Ombudsmanlık, iyi yönetişim için
gerekli görülmekte; kötü yönetimin bir ürünü olan yolsuzlukla mücadelede en
etkili önlemlerden biri olduğu kabul edilmektedir. Avrupa Konseyi tarafından
onay ve imzaya sunulan 173 no’lu Yolsuzluk Üzerine Ceza Yasası Sözleşmesi de
(Criminal Law Convention on Corruption) yolsuzluğa karşı kamu denetçiliği
kurumunun kurulmasını salık vermektedir.
Bilindiği gibi, iç hukukumuzda oluşturulan başvuru mekanizmalarına, uluslararası
başvuru mekanizmaları da eklenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin
yanı sıra Birleşmiş Milletler bünyesindeki İşkenceyi Önleme Komitesinin,
Kadınlara Karşı Ayrımcılığın Önlenmesi Komitesinin (CEDAW) ve İnsan Hakları
Komitesinin başvuru alma ve inceleme yetkileri Türkiye tarafından kabul edilmiş
ve bireyler tarafından, iç hukuk yollarının tüketilmesinden sonra ilgili uluslararası
organlara başvurabilme imkânı getirilmiştir.
Kamu denetçisi “çıkarlardan bağımsız” olarak inceleme ve soruşturmalarını
yürütmekte, çözümler önermekte ve bunları kamuya açıklamaktadır. Haklarımızı
kamudan alabilen, kararları tavsiye niteliğinde olan, bağımsız bütçesi
olan, ama melek veya kurtarıcı da olmayan, iyi hukuk eğitimi almış, müşteri-
vatandaş odaklı ama devlet düşmanı değildir. Ombudsmanlar çoğu zaman
periyodik olarak tutuklama yerleri ve hapishaneleri, nezarethaneleri, göçmenlerin
veya sığınmacıların tutuldukları yerleri, askeri barakaları, hastaneleri,
okulları, huzurevlerini, çocuk yuvalarını kısaca hak ihlallerinin sıklıkla görülebileceği
yerleri de ziyaret etmektedirler. Bu konuda genel eğilim, İsveç ve Çek
Cumhuriyeti Ombudsmanlarında olduğu gibi ombudsmanların, nezarethane
ve cezaevleri gibi yerlerin denetimine yönelik olarak BM İşkenceye Karşı Seçmeli
Protokol (OPCAT) kapsamında öngörülen “ulusal denetim mekanizması”
olarak görev yapmasıdır. Araştırmalarda önemli olan husus toplumsal öneme
sahip sorunların analitik bir şekilde incelenmesi ve genel kararların ortaya konulmasıdır.
8
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsmanlığın,
uluslararası
belgelerle
benimsenen insan
haklarına ilişkin
yapılanmalarla
da yakın bir ilgisi
bulunmaktadır.
Avrupa Birliğinin
Direktifi gereğince
kurulması gereken
“Eşitlik Kurumları”,
Ombudsmanlık
bünyesinde
oluşturulabilir.
Ombudsmanlığın, uluslararası belgelerle benimsenen insan haklarına ilişkin
yapılanmalarla da yakın bir ilgisi bulunmaktadır. Avrupa Birliğinin Direktifi
gereğince kurulması gereken “Eşitlik Kurumları”, Ombudsmanlık bünyesinde
oluşturulabilir. İşkenceye Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin İhtiyari
Protokolü (OPCAT) çerçevesinde oluşturulması gereken “ulusal önleme
mekanizmaları”nın da Ombudsmanlık bünyesinde yapılandırılması mümkündür.
Danimarka’da eşitlik kurumlarının fonksiyonları ulusal insan hakları kurumuna,
ulusal önleme mekanizması görevi de kamu denetçiliği kurumuna
verilmiştir. Avrupa Birliği’nin 2000/43 sayılı Irksal Eşitlik Direktifi doğrultusunda
şu ana dek 30 ülkede kurulmuş bulunan ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik
kurumları vardır. Özerk idari yapılanma, bağımsızlık, çoğulculuk, bireysel başvuru,
inceleme yoluyla tavsiye kararları oluşturma gibi özellikleri taşıyan eşitlik
kurumlarının oluşumunda söz konusu direktifin yanında Paris Prensipleri de
önemli kaynaklardan biridir.
BM, ulusal kurumlara ilişkin sınıflandırmasında, insan hakları komisyonları ve
ombudsmanlar yanında belli sorun alanlarına yönelik kurumları üçüncü grup
olarak belirtmektedir. Dolayısıyla, Avrupa’nın kendine özgü ayrımcılık sorunları
nedeniyle yaygınlaşan bu kurumları da aslında Ombudsmanlık bünyesinde
kabul etmek mümkündür. Sadece belli insan hakları sorunlarına dayalı çalışmalar
yapan bir kurumun tek başına UİHK fonksiyonu üstlenmesi Paris Prensiplerine
uymaz; dolayısıyla eşitlik kurumları tek başına bir UİHK olamaz; ancak
UİHK sistematiğinin bir parçası olabilir.
Avrupa Ombudsmanı’nın (European Ombudsman) görevi, diğer ombudsmanlardan
biraz farklıdır. AB Ombudsmanına AB’de yaşayan bireyler tarafından,
AB kurumları hakkında kötü yönetim şikâyetleri doğrudan yapılabilir. Avrupa
Ombudsmanına, Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Sayıştayı ve
Adalet Divanı gibi kurumlar aleyhine şikâyet başvuruları yapılabilir; resen de
araştırma-soruşturma yapılabilir. Avrupa Ombudsmanı, kötü yönetimi saptar
ve rapor verir. Avrupa Birliği, bilindiği gibi, 1992 yılında Maastricht’te imzalanan
“Avrupa Birliği Anlaşması”nın 195’nci maddesine göre kurulmuştur. Avrupa
Ombudsmanı, Avrupa Parlamentosu’nca atanır. Avrupa Ombudsmanı, AB
bürokrasisinin yanlış uygulamalarına karşı vatandaşların haklarını koruyacak
bir kurumdur.1 İlk Avrupa Ombudsmanı eski Finlandiya Ombudsmanı Jacob
Söderman (1995-2003), şimdiki Ombudsman P. Nikiforos Diamandouros’dur
(2003-halen).
Ombudsmanlık Uygulamaları (Alfabetik)
1. ABD’de beş federe devlette klasik ombudsmanlık uygulanmaktadır; bunlar
Havai (1969), Nebraska (1971), Lowa (1972), Alaska (1975) ve Arizona
(1966) devletleridir. ABD’de genel anlamda ombudsmanlık, federe devletlerde
ve yerel yönetimlerde 1975’lerden beri uygulanmaktadır. ABD’de şu
9
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsman
hükümete bağımlı
değildir; araştırma/
soruşturma yetkisi
vardır. Yargı
aşamasındaki
dosyalar ile kamusal
karakteri olmayan
işler ombudsmanın
yetki alanına girmez.
ombudsmanlıklar mevcuttur; Çocuk Ombudsmanı, Çevre Ombudsmanı,
Tüketici Ombudsmanı, Üniversite Ombudsmanı, Cezaevi Ombudsmanı,
Azınlıklar Ombudsmanı, Sağlık Ombudsmanı, Aile Ombudsmanı ve İşveren
Sorunları Ombudsmanı. 40 Federe Devlette farklı isimler altında ombudsmanlıklar
vardır; bunların da 27 tanesi halen bizde olduğu gibi valilik
bünyesinde, 2 tanesi savcılığa bağlı, kalanı ise kamu kurumları bünyesindedirler.
İsmi ombudsmanlık olmasına rağmen idareye tamamen bağlı
olanlar da vardır. ABD’de her eyaletin ombudsmanlık sistemi farklıdır, bu
nedenle her eyalet ayrı ayrı incelenmelidir. Klasik ombudsmanlığın olduğu
5 federe devletten Hawai’de tüm idare ve mahkemeler ombudsman tarafından
denetlenir. Arizona’da ombudsman Eyalet Meclisi tarafından atanır,
tüm idareyi denetler; denetlenmeyecek olanlar ise şunlardır: Özel ve tüzel
kişiler, üniversiteler, kilise okulları, seçimle gelen kişiler, yasama meclisleri
ve mahkemeler. Yasama ve yürütme tarafından seçilen ombudsmanlar
tüm ABD’de bulunmakta olup, ABD’de ombudsmanlık kurumu giderek
daha da yaygınlaşmaktadır. 1977 senesinde tüm yerel, bölgesel ve federal
düzeydeki ABD ombudsmanlarını bir araya getiren, ABD Ombudsmanlar
Birliği (The United States Ombudsman Association=USOA), kurulmuştur.
ABD’deki 6 ombudsman ile Kanada ombudsmanları ortak bir birlik kurmuşlardır
(The Ombudsman Association=OA). Amerikan ombudsman
modeline göre, ombudsmanlık, Anayasa ile değil kanun ile kurulur, tüm
soruşturma yetkileriyle donatılır, her tür dosyaya girme hakkı vardır.
2. Alman Anayasasının 17’nci maddesi ile yurttaşa dilekçe hakkı tanınmıştır.
Alman Anayasasının 45 b maddesi ile Savunma Ombudsmanlığı kurulmuş,
1956 yılında da Savunma Ombudsmanlığı hakkında kanun çıkarılmıştır.
Almanya’da “Cezaların infazı ombudsmanı”, “Bankalar ombudsmanı”, “Sigorta
ombudsmanı” gibi ombudsmanlıklar vardır.
3. Arjantin’de Ombudsmanlık, 1994 yılında, Anayasaya ek yapılarak kabul
edilmiş olup, Ombudsman 5 yıl için Parlamento tarafından seçilmektedir.
Ombudsmanın talebi üzerine seçilen 2 yardımcısının, en az 8 yıllık avukatlık
tecrübesi olması aranır. Ombudsman hükümete bağımlı değildir; araştırma/
soruşturma yetkisi vardır. Yargı aşamasındaki dosyalar ile kamusal
karakteri olmayan işler ombudsmanın yetki alanına girmez.
4. Avusturya’da Ombudsmanlık Kurumu (VolksanWaltschaft), geniş yetkilidir.
Parlamentoya yıllık raporunu sunar.
5. Azerbaycan Azeri ombudsmanına “İnsan Hakları Komiseri” denilmektedir.
6. Avustralya’da ombudsmana “Vatandaş Temsilcisi” denilmektedir.
7. Belçika’da Irkçılıkla Mücadele ve Eşit Fırsatlar Merkezi kurulmuştur. Ayrıca
Federal Kadın ve Erkek Eşitliği Kurumu vardır.
8. Çek Cumhuriyeti’nde ombudsmana “Halk Avukatı” denilmektedir. Çek
Cumhuriyetinde Ombudsmanın yetki ve görev alanını, yürütmeye ilişkin
kuruluşların demokratik hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan fiilleri
10
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsman,
“olay idarenin
bir eyleminden
kaynaklanmalı”
kriterini uygular.
Başvuruların
geri çevrilmesi,
genellikle olayın
yargı aşamasında
olması, mükerrer
başvuru, iddianın
açık bir temelden
yoksunluğu gibi
nedenlerden
kaynaklanmaktadır.
Başvurabilmek için
zamanaşımı bir yıldır.
oluşturmaktadır. Ombudsman, “olay idarenin bir eyleminden kaynaklanmalı”
kriterini uygular. Başvuruların geri çevrilmesi, genellikle olayın yargı
aşamasında olması, mükerrer başvuru, iddianın açık bir temelden yoksunluğu
gibi nedenlerden kaynaklanmaktadır. Başvurabilmek için zamanaşımı
bir yıldır.
9. İsveç ve Finlandiya’dan sonra ombudsmanlığı kabul eden 3’ncü ülke Danimarka
olup, 1955 senesinde ombudsmanlığı “Parlamento Komiseri”
olarak kurmuştur. Ombudsmanlığı kuran yasa, Haziran 1996 tarihli ve 473
sayılı Ombudsman Yasasıdır (The Ombudsman Act No. 473 of June 1996).
10. Hollanda’da Ombudsmanlık, 1983 Anayasasının 108’nci maddesiyle kurulmuştur.
Eşit Muamele Komisyonu ise 1994’de kurulmuştur.
11. Finlandiya 1809 yılında Rusya tarafından istila edilmeden önce 600 sene
kadar İsveç’in bir parçasıydı. Finlandiya 1909 senesinde bağımsızlığını kazanmış
olup, ombudsmanlık, 1919 anayasasının 19’ncu maddesi ile düzenlenmiştir.
Ombudsman olmak için hukukçu ve üstün vasıflı olmak gerekmektedir.
Parlamento tarafından seçilen ombudsmana bir de yardımcı
seçilir.
12. Fransa’da, birey özgürlükleri idari yargı tarafından korunmaktadır. Bu nedenle
de idare hukukunun etkin uygulandığı Fransa’da ayrıca, ombudsmanlığa
gerek olup olmadığı uzun süre tartışılmış ve sonuçta ihtiyaç olduğuna
karar verilmiştir. Açılan bir davada yargılama sürecinin uzaması,
idarenin gerektiğinde hakkaniyeti gözetmemesi, yargının pahalılığı, bir
takım aksamalar ombudsmanlığa ihtiyaç olduğuna Fransızları da ikna etmiştir.
Karşı görüş, Conseil d’Etat (Fransız Danıştayı)’nın yeterli olduğunu,
kurulacak yeni birimin klasik sisteme entegre olmayacağını belirmiştir.
Fransa’da ombudsmanlık kurumuna “uzlaştırıcı, arabulucu, hakem” anlamına
gelen Medyatör (médiateur) denilmektedir. Fransız Anayasa’sında
médiateur’dan söz edilmez. Bu kurum, 03. 01. 1973 tarihinde kanunla
kurulmuş, daha sonra 1976, 1989, 1992 yıllarında yasada değişiklikler
yapılmıştır. Cumhuriyet Medyatörlüğü, 1973’den beri başarı ile devam
etmektedir. Fransa’da medyatör Bakanlar Kurulu kararı ile 6 yıl için atanır,
yeniden atanması kabul edilmemiştir. Medyatörün işlemleri Sayıştay denetimine
tabidir. Parlamentoya bilgi verme ve kamuoyuna açıklama yıllık
raporlarla (annual report) olduğu gibi önemli olaylarda özel raporlar
(special report) düzenlenerek de yapılmaktadır. Fransa’da bunun dışında
ayrıca İnsan Hakları Ulusal Danışma Komisyonu’da kurulmuş olup, bu da
etkili bir koruma mekanizması sayılmaktadır. Cumhuriyet Medyatörü, her
yıl Cumhurbaşkanı ve Parlamentoya ayrı ayrı rapor sunar. Yasa değişikliği
talebinde bulunma yetkisi vardır. Cumhuriyet Medyatörünün, Akdeniz
Ombudsmanları Birliği (Association of Mediterranian Ombudsmen=AOM)
ve Franko-fon ülkeleri ombudsmanları (AOMF=Association of Francophone
Ombudsmen and Mediators) ile de güçlü bir bağlantısı vardır.
13. İngiltere’de ombudsmanlık 1967 yılında “Parlamento Komiseri (Parliamentary
Commissioner for Administration=PCA)” adı ile kurulmuştur.
11
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsmanın
dürüst bir hukukçu
olması aranır. 1975
yılında “Parlamento
Ombudsmanı
Talimatı Kanunu”
çıkarıldı.
Ombudsman’ın
denetim alanı
İsveç’teki bir
kuruluşa verilen
en geniş denetim
alanıdır.
Daha sonra genel yetkili ombudsmanın dışında çok dar alanda yetkili uzmanlık
ombudsmanlıkları kurulmuştur. Bu uzmanlık ombudsmanlarına
örnek olarak şunlar sayılabilir; cezaevi ombudsmanı, medya ombudsmanı,
Kuzey İrlanda ombudsmanı, polis ombudsmanı, adalet hizmetleri ombudsmanı.
İngiltere’ye bağlı olan Kuzey İrlanda Ombudsmanı (Northern
Ireland Ombudsman’s Office) yararlı çalışmalar yapmaktadır. Parlamento
Komiseri, bireylerin ve özel hukuk tüzel kişilerinin kötü yönetim ihlal iddialarını
inceler. İdarenin zamanında basiretli bir tüccar gibi davranmaması,
mevzuata uymaması, eşitliğe aykırı davranması veya taraf tutması
ihlal nedeni olmaktadır. İngiltere ombudsmanları kötü yönetimin önlenmesi
konusunda iyi örnekler verebilmişlerdir. İngiltere bu alanda kurumsallaşmasını
da yapmış ve şu ombudsmanlıkları kurmuştur; Parlamenter
ombudsmanı (1967), Kuzey İrlanda Parlamenter Ombudsmanı (1969),
Kuzey İrlanda Şikâyetleri İnceleme Ombudsmanı (1969), Mahalli İdareler
Ombudsmanları (İngiltere, Galler-1974) ve İskoçya 1976), Adli Hizmetler
Ombudsmanı (1990). İngiltere’de Kamu denetçisi politik açıdan tarafsızdır;
görevini yürütürken her türlü partizanlıktan uzak kalması görevinde
başarılı olması için şarttır. Bu yüzden Kamu denetçisinin siyasi partilerle
ilişkisi olamaz. İngiliz Parlamento Komiseri, Kraliçe’nin atama kararı (Lettre
Patente) ve Bakanlar Kurulu kararı ile (order in Council) yürürlüğe konulmasıyla
yapılır. İngiltere’de ombudsman, 65 yaşına kadar görev yapabilir.
Her iki meclisin talebi (Addresses from Both Houses of Parliament) ile görevden
alınabilir. İngiltere’de 4 resmi ombudsman bulunmaktadır. Birincisi
Parlamento Komiseridir (1967). İkincisi sağlık alanında çalışan Sağlık
Hizmetleri Komiseridir (Health Service Commissioner). Üçüncüsü Mahalli
İdareler Ombudsmandır (Commissioner for Local Administration) (İngiltere,
Galler-1974) ve İskoçya 1976). Dördüncüsü ise Adli Hizmetler Ombudsmanıdır
(1990) (The legal Services Ombudsman). İngiltere’de ayrıca şu
ombudsmanlar da vardır; Parlamento ve Sağlık Hizmetleri Ombudsmanı
(Parliamentary and Health Service Ombudsman), Yerel Hükümet Ombudsmanı
(Local Government Ombudsman), Finans Ombudsmanı (Financial
Ombudsman Service), Hukuk Ombudsmanı (Legal Ombudsman), Mülkiyet
ve Konut Ombudsmanı (The Property Ombudsman, Ombudsman Services:
Property, Housing Ombudsman) ve Cezaevi Ombudsmanı (Prisons
Ombudsman).
14. İsveç’te önce Parlamento Ombudsmanlığı kuruldu (Justitien Ombudsmanen).
Parlamento Ombudsmanı dört yıl için seçilir. Parlamento Ombudsmanı,
48 kişiden oluşan bir Karma Parlamento Komisyonu tarafından
atanır. Ombudsmanlık, Anayasal açıdan dünyada ilk kez 1807 tarihli
İsveç Anayasası ile kuruldu. Ombudsmanın dürüst bir hukukçu olması
aranır. 1975 yılında “Parlamento Ombudsmanı Talimatı Kanunu” çıkarıldı.
Ombudsman’ın denetim alanı İsveç’teki bir kuruluşa verilen en geniş
denetim alanıdır. Ombudsman’ın denetim alanı bütün devlet ve belediye
kuruluşlarını, mercilerini ve personelini kapsar, buna mahkemeler dâhildir.
12
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsman’ın
mahkemeleri
denetlemekteki
amacı, davaların
görüşülmesinin ve
karara bağlanmasının
makul bir zaman
içinde, görevlerini
suiistimal etmeden ve
kötüye kullanmadan
gerçekleşmesini
sağlamaktır.
Ombudsman’ın mahkemeleri denetlemekteki amacı, davaların görüşülmesinin
ve karara bağlanmasının makul bir zaman içinde, görevlerini
suiistimal etmeden ve kötüye kullanmadan gerçekleşmesini sağlamaktır.
Çünkü adliye müfettişleri hâkim sınıfındandır; dışarıdan birinin denetimi
İsveç’te gerekli görülmüştür. Buna ek olarak İsveç Kilisesi, Piskoposları,
Rahipleri ve diğer personeli, Silahlı Kuvvetler ve kamu otoritesi kullanan
şirketler denetim kapsamındadırlar. Denetim kapsamında olmayanlar ise,
Parlamento üyeleri, Parlamento’nun idari ve temyiz mercileri üyeleri, Seçim
İnceleme Komitesi (Election Review Committee) ve Parlamento Genel
Sekreterliği (Secretary General of the Parliament) üyeleri Yönetici ve yönetici
yardımcısı dâhil olmak üzere İsveç Merkez Bankası Yönetim Kurulu
Milli Borç Ofisi (National Debt Office) yönetim kurulu ve komisyon üyeleri
ile baş kontrolör, Bakanlar, belediye konseyleri üyeleri ve başsavcıdır. Bakanların
denetim dışında tutulmaları, pozisyonlarının idari nitelikten çok
politik nitelikte olmasından dolayıdır. Bir bakan dolaylı yoldan denetim
kapsamına girebilir. Eğer Parlamentonun Anayasa Komitesi tarafından
Bakanlara Mecliste dava açılırsa, Ombudsman, bakanları incelemeye ve
haklarında yasal işlem başlatmaya yetkilidir. Ombudsmanlar birbirlerini
denetleyemezler.
İsveç’te 4 adet parlamento ombudsmanı vardır. Bunların birincisine Chief
Parliamentary Ombudsman denilir. Parlamento ombudsmanı parlamento
tarafından seçilmiş ve parlamentoya dayanan, yurttaş başvurularını
aracısız olarak kabul eden, kamu yönetimine karşı yurttaşların hak ve özgürlüklerini
korumakla görevli, idare ve yargıyı denetleyen, araştırma ve
soruşturmada geniş yetkileri olan kamunun gerçekten güvenini kazanmış
ve herkesçe tanınan kişidir. İsveç’te esas olarak üç tür ombudsman vardır;
Parlamento ombudsmanları, Hükümet ombudsmanları, ve Basın ombudsmanı.
İsveç’te Parlamento ombudsmanları, bir özel savcının tüm yetkileri
ile donatılmışlardır. Ombudsmanlar, Parlamentoya yasa değişikliği teklifinde
bulunabilirler. Yıllık raporlarını Meclise verirler. Meclis komisyonu da
bu rapora görüşlerini ekler. Meclis ombudsmanının denetim alanına asker,
yargı ve belediyeler girer. Mahkemeler, hapishaneler, polis ve belediyeler
sık sık denetlenir. İsveç Parlamento Ombudsmanları yargı organlarını da
denetlerler. Başka birçok ülkede bu alanda farklı yaklaşımlar benimsenmiştir.
Bir yargıca karşı disiplin önlemlerinin uygulanması veya görevden
uzaklaştırılması, işini yapamayacağı anlaşıldığı takdirde, mümkündür. Bu
konudaki önlemler bizzat yargı organları ya da adalet bakanı tarafından
alınmaktadır. Yaptığı incelemeler sonucunda bir kamu görevlisinin suçlu
olduğu kanısına ulaşan Ombudsman bir savcı gibi ceza soruşturması başlatmaya
yetkilidir. Böyle bir durumda soruşturma, usul hukukuna göre yapılır
ve ombudsman Anayasanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak savcılardan
görülmekte olan davada kendisine yardımcı olmalarını isteyebilir.
İsveç’te hükümet ombudsmanı, hükümet tarafından atanan beş adet ombudsmandan
oluşur; Tüketici Ombudsmanı, Fırsat Eşitliği Ombudsmanı,
13
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
İsveç’te
Ombudsmanlar kamu
görevleri sırasında
yasaları çiğneyen
görevlilere karşı
soruşturma veya
disiplin soruşturması
açabilirler.
Ancak bugün
Ombudsmanların
elindeki asıl güç,
görevini savsaklayan
personeli uyarma ve
eleştirme yetkileridir.
Etnik Ayrımcılık Ombudsmanı, Çocuk Ombudsmanı ve Özürlüler Ombudsmanı.
Ombudsman duruma göre, kamuya açık olarak kararını bildirebilir.
Bu kararlar genellikle çok ayrıntılı gerekçeler içerir ve bir yargı kararı gibi
yazılır. Bu gibi kararlar bazen basında da yer alır ve Riksdag (parlamento)
üyeleri, yargıçlar, kamu görevlileri için önem taşır. İsveç’te Ombudsmanların
dava açma yetkisi de vardır. 20’nci yüzyılın başına kadar İsveç’te bürokratlar
aleyhine dava açılması vakaları fazla olmasına rağmen giderek
azalmış ve sadece zimmet, rüşvet veya gizli bilgileri açıklama gibi ciddi
vakalarda dava açılmaya başlanmıştır.
İsveç’te Ombudsmanlar kamu görevleri sırasında yasaları çiğneyen görevlilere
karşı soruşturma veya disiplin soruşturması açabilirler. Ancak bugün
Ombudsmanların elindeki asıl güç, görevini savsaklayan personeli uyarma
ve eleştirme yetkileridir. Eğer Ombudsmanlar bir görevlinin karar veya işlemini
ceza gerektirmemekle birlikte yetersiz, yersiz veya akıldışı bulursa,
sorunun nasıl çözümleneceğini belirtebilir. Ayrıca kanunun eşit şekilde ve
doğru uygulanmasını sağlamak için görüşlerini bildirmek yetkisi de vardır.
Dava açmanın yanı sıra Ombudsman, ilgili otoritelere talimatlar, hatırlatmalar,
beyanlar, bildirgeler gönderebilir. Eğer Ombudsman, araştırmaları
sırasında uygunsuz, yetersiz veya haksız bulduğu bir durumla karşılaşır,
fakat olayın yeteri kadar ciddiyet taşımadığına karar verirse, sadece olayla
nasıl ilgilenilmesi gerektiğine dair önerilerde bulunabilir.
15. İsviçre Kantonlarında değişik ombudsmanlıklar vardır. İdari ombudsman,
adli ombudsman, sağlık ombudsmanı gibi.
16. İspanya Ombudsmanlığı bağımsız ve tarafsız olup, ofisinde yaklaşık 200
kişi çalışmaktadır. İspanya’da 17 eyaletin her birinde ayrı ombudsmanlıklar
vardır. Ombudsmanın başta hapishaneler, gözaltı yerleri olmak üzere
idareye ait birçok yeri haberli ve habersiz ziyaret etmek yetkisi vardır. Ombudsman,
hapishanelere, her zaman ani baskınlar yapabilir.
17. İsrail’de Ombudsmanlık, 1971 yılında kurulmuştur. Ombudsman Parlamentoya
(Knesset) yıllık rapor ve gerektiğinde özel rapor sunar.
18. İrlanda’da güçlü bir bağımsız ve tarafsız olarak çalışan bir Ombudsmanlık
sistemi vardır; ayrıca İrlanda İnsan Hakları Komisyonu faaliyet gösterir.
İrlanda İnsan Hakları Komisyonu (IHRC), 2001 yılında Kutsal Cuma
Anlaşması’yla (Holy Friday Treaty) kurulmuştur ancak etkin faaliyeti, 2003
yılından sonradır. İrlanda İnsan Hakları Komisyonunun faaliyet alanı mevzuatında
açık şekilde belirtilmiştir. Komisyon soruşturma neticesinde elde
edilen bulgular neticesinde başvurucu adına re’sen dava açabilir, başvurucunun
açmış olduğu davaya müdahil olarak katılabilir. IHRC, mütalaalarına
başvurulmak üzere mahkemeye çağrılabilir. Komisyonun faaliyet gösterdiği
bir diğer alan ise genel anlamda eğitim-bilinçlendirme ve araştırmadır.
Eğitim ve bilinçlendirme faaliyetleriyle toplumda bir insan hakkı kültürü
oluşturmak ve araştırmalar yapıp en iyinin ne olacağı sorusuna cevap arayıp
bunları yayımlamak Komisyonun sık yürüttüğü faaliyet türleridir. IHRC,
14
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Rusya ve Doğu
Bloku Ülkelerinde
ombudsmanlar
daha çok insan
hakları ihlalleri
ile ilgilenmekte
ve geçmişteki
yozlaşmadan
kurtulmak için iyi
yönetime geçişi
hedeflemektedirler.
14 kişiden oluşan Kurul ve diğer 10 personel olmak üzere toplam 24 kişiden
oluşmaktadır.
19. İtalya Medeni Haklar Savunucusu (Difensore Civico=DC) ombudsmana
tekabül eder, Ulusal düzeyde değildir. İlk kuruluşu 1974 tarihindedir. 20
eyalet, 94 vilayet ve 8 bini aşkın belediye yönetimleri üzerinde etkilidir.
20. Kanada’da da, ABD gibi genel bir ombudsman yoktur. Belli konulara bakan
3 ombudsman olup, bunlardan Kanada Enformasyon Komiseri ve
Ceza Sistemi Müfettişi önemlidir. Kanada’da ombudsmanlık, yerel düzeyde
yaygındır. Kanada’nın tüm eyaletlerinde ombudsman vardır (bir Ada
hariç). Kanada’da federal bir ombudsmanın kurulması 2001 yılından beri
tartışılmaktadır.
21. Kırgızistan’da Ombudsmana (Akikatçı=Hakikatçı) denilmektedir. 2002’de
Ombudsman Yasası çıkarılmış; 2007 tarihli Anayasaya ombudsmanlıkla ilgili
hüküm konulmuştur.
22. Lüksemburg’da Ombudsmanlık kavramı karşılığında Fransa gibi “Mediator”
kelimesi kullanılmaktadır.
23. Norveç’te Ombudsmanlık 1962 yılında kurulmuş, 1968’de geliştirilmiştir.
24. Portekiz’de Ombudsmanlık, Anayasa’nın 23 üncü maddesiyle 1975’de kurulmuş,
bağımsız ve tarafsız bir kuruluştur.
25. Romanya Ombudsmanlığı yani “Romanya Halkının Avukatlığı” 1994 yılında
kurulmuştur.
26. Rusya Federasyonu, ombudsmanlık kurumunu 1997 yılında, “İnsan Hakları
Komiserliği” adı altında kurmuştur. Daha önce Rusya’da 300 yıllık mazisi
olan ve halen de yaşayan Prokuratura isimli benzeri bir kurum vardır. Ombudsmanlar,
Rusya Federal Meclisi olan Duma’da yapılan gizli seçimle, salt
çoğunlukla ve 5 yıl için seçilir. Seçilen kişi Duma’da yemin eder. İnsan Hakları
Komiseri, gerektiğinde Duma tarafından görevinden alınabilir. Rusya
ve Doğu Bloku Ülkelerinde ombudsmanlar daha çok insan hakları ihlalleri
ile ilgilenmekte ve geçmişteki yozlaşmadan kurtulmak için iyi yönetime
geçişi hedeflemektedirler.
27. Nüfusu 5 milyon civarında olan Yeni Zelanda’da ombudsmanlık kurumu,
Parliamentary Commissioner Act ile 1962 yılında kurulmuş, 1975 yılında
Ombudsman Act çıkarılarak sistem daha da geliştirilmiştir. Ombudsman,
72 yaşına kadar görev yapabilir. Ombudsmana başvurabilmek için, başvuru
sahibi, iç hukuk yollarının tamamını tüketmiş olmalıdır. Yeni Zelanda
ombudsmanlığı, doğal adalet veya hakkaniyet anlamına gelen “Natural
Justice” kavramına önem verir. Baş-ombudsmanın maaşı Başbakanın maaşına
yakındır.
28. Yunanistan’da Ombudsmanlık 1997 tarihinde kurulmuştur. İlk Yunan Ombudsmanı
Nikiforos halen AB Ombudsmanıdır.
15
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Sadece
ombudsmanlığa
sahip olan ülkeler,
İspanya, Portekiz,
Çek Cumhuriyeti
ve birçok Latin
Amerika Ülkeleridir.
Ombudsmanlığa ve
Ulusal Kuruma ayrı
ayrı sahip olan ülkeler
ise Fransa, Danimarka,
Yunanistan, İngiltere,
Almanya ve AB’nin
çoğu ülkeleridir.
Ombudsmanlık ve Benzeri Kurumsallaşmalar
Ombudsmanlık ve ulusal insan hakları kurumları, genel olarak, insan haklarını
korumak ve geliştirmek amacıyla kurulan kurumlardır. Ulusal kurum kavramının
ortaya çıkışı, Ombudsmanlık kavramının ise yaygın hale gelişi, İkinci Dünya
Savaşı sonrasına kadar gitmektedir. Bununla beraber, bu kurumlar 1970 ve
özellikle de soğuk savaşın sona erdiği 1990’lardan sonra daha da yaygınlaşmaya
başlamıştır. İnsan hakları kurumlarına ilişkin BM’nin Paris Prensipleri tavsiye
niteliği taşımakta ve bağlayıcılığı bulunmamaktadır. İşkenceye karşı Birleşmiş
Milletler sözleşmesinin ihtiyari protokolü (OPCAT) ve Avrupa Birliğinin
2000/43/EC sayılı Irk Eşitliği Direktifi, bu belgelere verilecek örnekler arasındadır.
Paris Prensipleri ulusal kurumlara ilişkin ilkeleri belirlemekle birlikte bu
konuda ülkelere belirli bir model önermemektedir. Avrupa’daki uygulamalara
bakıldığında, Danimarka ve Almanya’da akademik yönü ağırlıklı Enstitü niteliğinde,
Fransa ve Yunanistan’da geniş katılımlı danışma kurulu ya da komisyonu
niteliğinde ulusal kurumlar göze çarpmaktadır. Bu dört ülke, ulusal insan
hakları kurumu yanında ayrıca ombudsmana da sahiptir. İspanya, Portekiz ve
Çek Cumhuriyeti gibi ülkelerde ayrı bir ulusal insan hakları kurumu bulunmamaktadır;
kamu denetçiliği kurumları (ombudsmanlık) aynı zamanda ulusal
insan hakları kurumu işlevini de üstlenmektedir. Fransa ve Danimarka gibi
hem ulusal insan hakları kurumuna hem de kamu denetçiliği kurumuna sahip
olan ülkelerde ulusal insan hakları kurumlarının başvuru almadıkları gözlemlenmektedir.
Kamu denetçiliği kurumunun temel işlevi başvuru almak ve
incelemek olduğundan, ayrıca ulusal insan hakları kurumuna da başvuru alma
yetkisi verilmesi görev ve yetki çatışmasına yol açabilecektir. AB’nin 200/43/
EC sayılı Direktifinde, kurulması gereken “Eşitlik Kurumları”nın insan hakları
kurumları bünyesinde oluşturulabilecekleri ifade edilmektedir. Danimarka’da
eşitlik kurumunun görevi ulusal insan hakları kurumuna, ulusal önleme mekanizması
görevi de ombudsmanlığa verilmiştir.
Ombudsmanlık ile insan hakları kurumlarını fonksiyon açısından çok katı bir
şekilde ayırmamak gerekmektedir. İki tür yapılanmanın birçok konuda ayrılması,
araya net ayırımlar konulması mümkün değildir. Her ikisi de bireysel başvuru
alabilir ve inceler. Kural olarak her ikisi de bağlayıcı karar alma yetkisine
sahip değildirler. Ombudsmanın görev ve yetki alanı, idarenin doğrudan insan
hakları adı altında mütalaa edilmeyen tüm eylem ve işlemlerini kapsamasından
dolayı daha geniştir. İnsan hakları bilgi ve kültürünün toplumda yerleşmesi
ve idarecilerin tüm eylem ve işlemlerinde insan haklarını içselleştirmesi için
eğitim, araştırma ve bilinçlendirme faaliyetlerine yoğunlukla yer verilmesi de
insan hakları kurumlarını ombudsmanlardan ayıran bir önemli farktır. Herhangi
bir yapılanmanın ne olarak nitelendirildiğinden daha çok üstlenmiş olduğu
işlevler ve bu işlevleri yerine getirmek için taşımış olduğu tarafsızlık, bağımsızlık,
yetki, bütçe ve insani imkânlar önemlidir.
Sadece ombudsmanlığa sahip olan ülkeler, İspanya, Portekiz, Çek Cumhuriyeti
ve birçok Latin Amerika Ülkeleridir. Ombudsmanlığa ve Ulusal Kuruma ayrı
ayrı sahip olan ülkeler ise Fransa, Danimarka, Yunanistan, İngiltere, Almanya
ve AB’nin çoğu ülkeleridir.
16
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Kuşkusuz ki, temel
hak ve özgürlükler
bir bütündür.
Bunlardan birinin
bile ihlali temel
bütünlüğün
bozulmasına veya
yok olmasına
yol açmaktadır.
Ülkemizin insan
hakları alanında
ulaştığı aşama ve
geldiği düzey, eskiye
nazaran oldukça
olumlu olmakla
beraber, alınması
gereken daha epey
yol bulunmaktadır.
İnsan hakları alanındaki kurumsallaşma çalışmaları, dünyadaki gelişmelere
paralel olarak, ülkemizde de giderek artan bir süreç izlemiştir. 90’lı yıllarla birlikte
3686 no ve 5. 12. 1990 tarihli bir yasa ile (RG 8. 12. 1990/20719) İnsan
Haklarını İnceleme Komisyonu kurulmuş, hükümet içerisinde insan haklarından
sorumlu bir bakanlık ihdas edilmiş, Adalet, İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları
başta olmak üzere çeşitli bakanlıklar ile kamu kurum ve kuruluşları bünyesinde
insan hakları birimleri kurulmuştur. Bu süreç 2000’li yıllara girilmesi ile yeni
bir hız kazanmış, önce yurt genelinde tüm il ve ilçelere yayılan “İnsan Hakları
Kurulları” oluşturulmuştur; 4643 sayılı Kanunla da İnsan Hakları Üst Kurulu, İnsan
Hakları Danışma Kurulu, İnsan Hakları İhlali İddialarını İnceleme Heyetleri
ve İnsan Hakları Başkanlığı kurulmuştur. İnsan Hakları Başkanlığı’nın Türkiye
İnsan Hakları Kurumu ismi verilen yeni bir kuruma dönüşümü için hazırlanan
yasa tasarısı TBMM’de bulunmaktadır. Bizce, Türkiye İnsan Hakları Kurumu,
Kamu Denetçiliği Kurumu ile birlikte ele alınmalıdır.
Türkiye’de ombudsmana benzer bazı kurumlar vardır. Bunlar, İnsan Haklarını
İnceleme Komisyonu, Dilekçe Komisyonu, İnsan Hakları Başkanlığı, Sosyal Hizmetler
ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Özürlüler
İdaresi Başkanlığı, Devlet Denetleme Kurulu, Etik Kurul, Ekonomik ve Sosyal
Konsey gibi kurumlardır. Ayrıca Ülkemizde çeşitli kamu birimleri içerisinde insan
hakları ile ilgili ayrı birimler bulunmaktadır. Bunlar çeşitli kurumlarda bulunan
insan hakları birim başkanlıklarıdır. Taşrada, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi
konularında genel görevli olarak İnsan Hakları Kurulları bulunmaktadır.
Ayrıca özel görevli Zarar Tespit Komisyonları, Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri
İzleme Kurulları bulunmaktadır. Belirtilen birimlerin kamu denetçiliği yasası
sonrasında yeniden yapılandırılması gerekebilir. Tekerrürden kurtulmak için bu
alan, olabildiğince az kurum halinde çalışmalarını sürdürmelidir.
Ulusal ve Uluslararası Kurumlarla İlişkiler
Temel hak ve özgürlüklerin tanınması ve geliştirilmesi sadece yasal düzenlemelerle
mümkün olmamaktadır. Nitekim Yasa ve Başbakanlık Genelgeleri gibi
düzenlemelerle ortadan kalkması için büyük gayret gösterilen “Töre ve Namus
Cinayetleri” sorunu devam etmektedir. Kuşkusuz ki, temel hak ve özgürlükler
bir bütündür. Bunlardan birinin bile ihlali temel bütünlüğün bozulmasına
veya yok olmasına yol açmaktadır. Ülkemizin insan hakları alanında ulaştığı
aşama ve geldiği düzey, eskiye nazaran oldukça olumlu olmakla beraber, alınması
gereken daha epey yol bulunmaktadır. İnsan hakları yaşadığımız çağa
damgasını vuran temel kavram olmakla birlikte, bazı hakların gerçekleşmesi
için Devletin gücü yanında başka güçlere de ihtiyaç vardır. İnsanlık tarihinin
tüm aşamalarında, insanın insan olma özelliğinden dolayı sahip olduğu haklara
kavuşması ve kendi onuruna sahip çıkması için mücadele edilmiştir. Hayat,
insanın onuruna sahip çıkmasının tarihidir.
17
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
İnsan Hakları
Kurulları bünyesinde
çeşitli komisyonlar
olup, bunlar, insan
hakları uygulamaları
açısından hassasiyet
taşıyan yerlerde
incelemeler yaparak,
insan hakları
standartlarına
uygun olup olmadığı
ile ilgili raporlar
hazırlamaktadırlar.
Gerek adli gerekse idari yargıda her yıl çok sayıda dosya bir sonraki seneye kalmaktadır.
Uyuşmazlığın makul bir süre içerisinde çözüme kavuşturulması, en temel
insan haklarından biridir. Yargılamanın uzaması, adalete güveni zaafa uğratmaktadır.
Gecikmiş adalet adaletsizliktir, ifadesi bu durumu açıkça izah etmektedir.
Bu sorunu çözüme kavuşturacak nitelikte önemli ve acil tedbirler alınmalıdır.
İşkence ve kötü muamele suçlarının zamanaşımına uğratılmaması, kamu vicdanının
rahatsız edilmemesi gerekir. AİHS ve AİHM içtihatları doğrultusunda yargı
reformuna ülkemizin -gecikmiş de olsa- şiddetle ihtiyacı vardır. AB önceliklerinin
başında gelen yargı reformu ve istinaf mahkemelerinin kurulması gibi çalışmalar,
gelecekte adil yargılanma konusundaki sıkıntıları azaltabilecektir.
Cezaevi ve nezarethanelerimizin denetlenmesi, Cezaevi izleme Kurulları, Mülki
amirler, Başsavcılar, adliye müfettişleri, yetkili savcılar, infaz hâkimleri, TBMM
İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu, İnsan Hakları Kurulları tarafından yapılmaktadır.
Dış denetim ise, Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin ve BM İşkenceyi
Önleme Komitesi’nin denetimine açıktır. İnsan Hakları Başkanlığı, İnsan
Hakları Kurulları aracılığıyla, nezarethanelerin denetimini haberli veya habersiz
yapacak 3 kişilik komiteden en az bir kişinin mutlaka sivil toplum kuruluşlarından
olmasını Nisan 2008’den itibaren uygulamaya koymuş ve bu konuda
sivil toplum kuruluşlarını, nezarethaneleri denetlemeye çağırmıştır. Toplam
sayısı 384 olan ceza infaz kurumlarımızın ve toplam sayısı 5344 olan nezarethanelerimiz
(2.456+2.888=5.344 adet) belirtilen birimler tarafından denetlenmektedir.
Ceza infaz kurumları, özellikle içinde sivil toplum kuruluşu temsilcileri
bulunan bağımsız ‘Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurulları
(CİKTİKK)’nca (CİKTİKK Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun=20.11.2007/5712,
RG. 4.12.2007/2670) ile denetlenmektedir.
İnsan Hakları Kurulları bünyesinde çeşitli komisyonlar olup, bunlar, insan hakları
uygulamaları açısından hassasiyet taşıyan yerlerde incelemeler yaparak, insan
hakları standartlarına uygun olup olmadığı ile ilgili raporlar hazırlamaktadırlar.
Kurullar sadece nezarethanelere yönelik olarak değil, insan hakları uygulamaları
açısından hassasiyet taşıyan yerlerle ilgili olarak çalışma yapmaktadırlar.
Çocuk Hakları Ombudsmanlığı ilk kez Norveç’te 1981 yılında kurulmuştur.
Göçmen çocukları, ayrımcılık, kötü muamele, taciz, bazı çocukların özel ihtiyaçları,
medyadan çabuk etkilenme, aile içi şiddete maruz kalma gibi sorunlarla
ilgilenmektedir. Norveç’ten sonra, ABD, Costa Rica, Yeni Zelanda, Avustralya,
İsveç ve İzlanda gibi ülkeler de çocuk ombudsmanlığını kurmuşlardır. İrlanda
Çocuk Ombudsmanlığı (The Ombudsman for Children’s Office=OCO), gençler
için neyin daha iyi olacağı konusunda İrlanda Çocuk Ombudsmanı Yasası’nın
(Ombudsman for Children Act-2002) gerekli kıldığı çalışmaları yapmaktadır.
Dünya’da ve Türkiye’de insan hakları içerisinde çocuk hakları önemli bir yer
tutmaktadır; Dünya’da bir “çocuk sorunu” vardır. Yaklaşık 7 milyarlık dünyanın
yarı nüfusunun 18 yaşın altında olduğu, bunların önemli bir kısmının şiddete
maruz kaldığı ve insan kaçakçılığının milyar dolarlık boyutu düşünülürse, ko18
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Ombudsmanlık
kurumlarının
uluslararası
kuruluşlarla işbirliği
vardır. Uluslararası
ombudsmanlık
Kurumu
(International
Ombudsman
Institution=IOI)
1992 senesinde
kurulmuş olup, 1992
senesinde 58 üye
ülke Ombudsmana
sahipti. IOI, Yönetim
Kurulu tarafından
yönetilir.
nunun önemi ortaya çıkar. İçişleri Bakanlığına göre, Türkiye’deki kayıp çocuk
sayısı, 15 Ocak 2008 tarihi itibariyle 1446 dır.
Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü oranlarının giderek yükselmesi, tutuklu
sayısının yüksekliği, cezaevi personelinin sayı olarak yetersizliği, tutuklu ve hükümlülerin
mekân darlığı ve Avrupa Konseyi standartlarında yeni cezaevlerinin
inşası sorunları günümüzde tartışılmaktadır. Ceza infaz kurumlarındaki sorunun
kaynağını, kapasiteyi zorlayan kalabalıklaşma oluşturmaktadır. 2009 verilerine
göre cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısının toplamı (2009) 116
bin 340 kişidir. 2009 yılında yine bir önceki yıla göre artış sayısı 116.340- 103.
235 = 13.105 kişidir. Şu halde Türkiye’de her sene bir önceki yılın rakamlarına
göre yaklaşık on üç bin (13.000) mahpus daha eklenmektedir. Bu durumda
ya ceza mevzuatı değiştirilmeli veya yeni cezaevlerinin yapılması gerekmektedir.
Son yıllarda yapılan iyileştirmeler bu alanda çok önemli ilerlemeler olarak
değerlendirilmektedir. Ceza İnfaz Kurumları ve Tutukevleri İzleme Kurullarınca
ve diğer yetkililerce tespit edilen eksikliklerin giderilmesi için bu alandaki faaliyetlerin
devamı gerekmektedir.
Özellikle işkence ve kötü muameleye karşı soruşturma yapan kişiler bağımsız
olmalıdır. BM İşkenceye Karşı Seçmeli Protokolü (OPCAT) gereği kurulması gereken
Ulusal Önleme Mekanizması (OPCAT), 14 Eylül 2005 tarihinde Türkiye
tarafından imzalanmıştır. Halen OPCAT’ı onaylayan 37 ülkeden sadece 9’u AB
üyesidir. Konu, işkence ile mücadele konusunda soruşturma yapacak kişilerin
üstlerine karşı hiyerarşik bağı olmayan, konusunda uzman, tamamen bağımsız
ve geleceği teminatlı olan kişilerden oluşmasıdır.
Türkiye, terör belasıyla uğraştığı halde özellikle 2000’li yıllar itibariyle insan haklarından
ödün vermemiştir. Türkiye güvenlikle insan haklarını at başı sürdürmektedir.
Türkiye’de gözetim süresi 24 saat iken örneğin İngiltere’de gözetim süresi
28 gündür. Başlıca uluslararası insan hakları metinlerini kabul eden, Anayasa’nın
90. maddesinde 7 Mayıs 2004 değişikliğiyle uluslararası insan hakları metinlerini
yasalar karşısında üstün kabul eden, 12 Eylül 2010 tarihli halkoylaması ile
Anayasasının 26 maddesini değiştiren Türkiye, iç mevzuatını her aşamada yenilemektedir.
Ülkemizde, özellikle son 7 yılda, işkence ve her türlü kötü muameleyle
“sıfır hoşgörü” politikası çerçevesinde etkin mücadele, hem mevzuat hem
de uygulama düzeyinde kararlılıkla sürdürülmektedir. Tüm bakanlık ve kamu
kurumlarında çok sayıda insan hakları eğitim faaliyeti gerçekleştirilmiştir. Başbakanlık
genelgeleri ile Adalet ve İçişleri Bakanlarının genelgeleri her tür insanlık
dışı muameleye sıfır tolerans gösterileceğini açıkça belirtmektedir.
Ombudsmanlık kurumlarının uluslararası kuruluşlarla işbirliği vardır. Uluslararası
ombudsmanlık Kurumu (International Ombudsman Institution=IOI) 1992
senesinde kurulmuş olup, 1992 senesinde 58 üye ülke Ombudsmana sahipti.
IOI, Yönetim Kurulu tarafından yönetilir. Kanada’da sekreterliği bulunmakta
olup, her 4 yılda bir uluslararası bir toplantı düzenlemektedir; toplantıları,
1984 da Stockholm’de, 1992’de Viyana’da, 1996’da Buenos Aires’de yapılmıştır.
Son toplantısında Genel Sekreterlik Avusturya’ya (Viyana) nakledilmiştir. Ayrı19
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Kamu denetçiliği
kurumunda önemli
olan nokta, her
ülkenin kamu
denetçisini kendi
sosyal ve politik
yapısına, hukuksal
sistemine, kültürel
ve demografik
özelliklerine göre
uyarlamasıdır.
ca bölgesel işbirliği teşkilatları da mevcuttur; örneğin Avrupa Ombudsmanlık
Kurumu (European Institute of Ombudsmen=EIO) vardır. EIO, Avusturya öncülüğünde
kurulmuştur. ABD Ombudsmanlar Birliği (The United States Ombudsman
Association=USOA), 1977 senesinde kurulmuştur; yerel, bölgesel ve
federal düzeydeki ABD ombudsmanlarını bir araya getiren bir birliktir. Amerikan
ombudsman modeline göre, ombudsmanlık bir kanun ile kurulur, tüm
soruşturma yetkileriyle donatılır, her tür dosyaya girme hakkı vardır. Yasama
ve yürütme tarafından seçilen ombudsmanlar, tüm ABD’ye yaygındır. Avrupa
Birliği’nin ilerleme raporlarında Türkiye’de kamu denetçiliği kurumu (ombudsmanlığa)
kurulmasına ilişkin talepler vardır.
2006 Tarihli Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’na
Göre Kamu Denetçiliği (KDKK-2006’nın Analizi)
Kamu denetçiliği kurumunda önemli olan nokta, her ülkenin kamu denetçisini
kendi sosyal ve politik yapısına, hukuksal sistemine, kültürel ve demografik
özelliklerine göre uyarlamasıdır. Kamu denetçiliği sistemi, bir başka ülkeden
kopya edilmemeli fakat ülke koşullarına uygun bir şekilde tasarlanmalıdır.
Yapılan başvurulardan; belli bir konuyu içermeyenler, yargı organlarında görülmekte
olan veya yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıklarda denetçilerin
yetkisi yoktur. Ayrıca; Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler
ile re’sen imzaladığı kararlar ve emirler, yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin
işlemler, yargı faaliyetlerine ilişkin işlemler ile yargı mensuplarının işlem
ve eylemleri ve Türk Silâhlı Kuvvetlerinin salt askerî hizmete ilişkin faaliyetleri,
Kurumun görev alanı dışındadır. Kamu Denetçiliği Kurumu, gerçek ve tüzel kişilerin
idarenin işleyişi, her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışları
ile ilgili şikâyetlerini, 5548 sayılı Kanunda belirtilen diğer hususların yanında
insan haklarına saygı yönünden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde
bulunmak amacıyla kurulmuştur. Kurum TBMM Başkanlığına bağlı, kamu tüzel
kişiliği haiz ve özel bütçelidir.
Kanuna göre, hiçbir organ, makam, merci veya kişi, baş-denetçiye ve denetçilere
görevleriyle ilgili olarak emir ve talimat veremez, genelge gönderemez,
tavsiye ve telkinde bulunamaz. Kurumun bağımsızlığı yasa ile teminat altına
alınmıştır. Kurumun inceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak istediği bilgi
ve belgelerin verilmesi zorunludur. İnceleme ve araştırma konusu ile ilgili olarak
baş-denetçi, denetçiler veya uzmanlar tanık ya da ilgili kişileri dinleyebilmektedir.
Kamu Denetçiliği Kurumunun görev yaparken uyması gereken ilkeler
adalet, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk, Anayasa ve
sair mevzuata uygun davranmaktır. Kurum kendisine gelen talepleri bu açıdan
inceleyecek ve araştıracaktır.
Kurulun görevleri kanunun uygulanmasına ilişkin yönetmelikleri çıkarmak, yıllık
raporu hazırlamak, yıllık raporu beklemeksizin gerek gördüğü konularda özel
rapor hazırlamak, raporları kamuoyuna duyurmaktır. Kurum’un görevleri ise,
20
Kamu Denetçiliği
(Ombudsmanlık)
SDE Analiz
Kurumun yapısı
(2006), genel olarak
eşitlik kurumuna
ilişkin direktiflere
uygundur. Kurumun
(2006) görevleri
arasında ayrımcılıkla
mücadele ve eşitlik
ile ilgili konulara
açık bir şekilde yer
verilmesi, Kurumun
görev alanının
yalnızca idarenin
işlem ve eylemleriyle
sınırlandırılmaması
gerekmektedir.
idarenin işleyişi ile ilgili şikâyet üzerine, Anayasa’da belirtilen nitelikler çerçevesinde,
idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını; adalet
anlayışı içinde, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden
incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmaktır. Kuruma, gerçek
ve tüzel kişiler başvurabilirler. Yabancıların başvuru hakkını kullanabilmeleri,
karşılıklılık esasına bağlıdır. Başvuru; başvuru sahibinin adı ve soyadı, imzası,
yerleşim yeri veya iş adresini, başvuru sahibi tüzel kişi ise tüzel kişinin unvanı ve
yerleşim yeri ile yetkili kişinin imzasını ve yetki belgesini içeren Türkçe dilekçe ile
yapılır. Bu başvuru, yönetmelikte belirlenecek şartlara uyulmak kaydıyla elektronik
ortamda veya diğer iletişim araçlarıyla da yapılabilir.
Yapılan başvurulardan; belli bir konuyu içermeyenler, yargı organlarında görülmekte
olan veya yargı organlarınca karara bağlanmış uyuşmazlıklar, sebepleri,
konusu ve tarafları aynı olanlar ile daha önce sonuçlandırılanlar incelenmez.
Kuruma, illerde valilikler, ilçelerde kaymakamlıklar aracılığıyla da başvurulabilir.
Başvurulardan herhangi bir ücret alınmaz. Kuruma, idarî işlemlerde tebliğ
tarihinden, idarî eylem, tutum ve davranışlarda öğrenme tarihinden itibaren
doksan gün içinde başvurulabilir. Başvuru tarihi, dilekçenin Kuruma, valilik
veya kaymakamlıklara verildiği, diğer hallerde başvurunun Kuruma ulaştığı
tarihtir. Dava açma süresi içinde yapılan başvuru, işlemeye başlamış olan dava
açma süresini durdurur. Kurum, inceleme ve araştırmasını başvuru tarihinden
itibaren en geç altı ay içinde sonuçlandırır. Kurum, inceleme ve araştırma
sonucunu ve varsa önerilerini ilgili mercie ve başvurana bildirir. İlgili merci,
Kurumun önerileri doğrultusunda tesis ettiği işlemi veya Kurumun önerdiği
çözümü uygulanabilir nitelikte görmediği takdirde bunun gerekçesini otuz
gün içinde Kuruma bildirir. Kurum, başvurana, işleme karşı başvuru yollarını
da gösterir. Baş-denetçi, denetçi, Genel Sekreter, uzman ve uzman yardımcıları
ile diğer personel, siyasî partilere üye olamazlar; herhangi bir siyasî parti, kişi
veya zümrenin yararını veya zararını hedef alan bir davranışta bulunamazlar;
görevlerini yerine getirirken dil, ırk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din
ve mezhep ayırımı yapamazlar; görevleri sebebiyle herhangi bir şekilde öğrendikleri
meslekî veya ticarî sırları görevlerinden ayrılmış olsalar bile açıklayamazlar,
kendilerinin veya başkalarının yararına kullanamazlar.
Kamu Denetçiliği Kurumunun aynı zamanda Paris Prensipleri’ne uygun bir
Ulusal İnsan Hakları Kurumunu kapsaması için, mevcut görevlerine ek olarak;
İnsan hakları alanında araştırmalar yapması, bilinçlendirme ve eğitim faaliyetlerinde
bulunması, insan haklarının geliştirilmesi konusundaki görevlerine
vurgu yapılması gerekmektedir. Kurumun yapısı (2006), genel olarak eşitlik
kurumuna ilişkin direktiflere uygundur. Kurumun (2006) görevleri arasında
ayrımcılıkla mücadele ve eşitlik ile ilgili konulara açık bir şekilde yer verilmesi,
Kurumun görev alanının yalnızca idarenin işlem ve eylemleriyle sınırlandırılmaması
gerekmektedir.
Sonnot
1 http://www.ombudsman.europa.eu/home.faces]]>
2012-03-04 00:15:19Ombudsmanlık// --
INSAN HAKLARI VE OMBUDSMANLIK KONFERANSI YÖNETDER. http://ebay27.com/detail.php?id=214Şehir tarihi yazarları Ankara da buluşuyor. Türkiye Yazarlar Birliği’nin Milletlerarası Şehir Tarihi Yazarları Kongresi, 5-7 Kasımda yapılıyor. Kongreye Türkiye’den ve yurtdışından şehir tarihi üzerine çalışan ilim, fikir ve edebiyat adamları katılacak.

Şehir ve medeniyet ilişkisi en fazla şehir tarihi ilgili kitaplarda ve şehirleri konu olan edebiyat eserlerinde görülmektedir. Türkiye Yazarlar Birliği, Türkiye’de ilk defa şehir tarihi yazarları ile bu konunun edebi yönü üzerinde çalışanları bir araya getirerek bu sahadaki birikimi göz önüne sermek arzusundadır.
Türk ve İslam dünyasının medeniyet merkezi şehirleri ve bu şehirlerin tarihi, edebiyatı üzerine yazanlar Ankara’da, 5-7 Kasım 2010 tarihlerinde bir araya getirilecek. Konunun teorisi ile uğraşanların geniş çerçeveli değerlendirme yapmaları için zemin oluşturulacak.
Şehir Tarihi Yazarları Kongresi’nde ele alınacak konu başlıkları şu şekilde tespit edilmiştir:
Şehir ve Medeniyet
Şehir tarihi, Türkiye’de şehir tarihi çalışmaları
Şehir ve edebiyat, şehirlerle ilgili edebi metinler
Şehir romanları
Şehir yazarları
TYB’den yapılan açıklamada, yurt içinden ve dışından yüzden fazla isim davet edildiği ve bugüne kadar olumlu cevap verenler içinde, bu alanda eserleriyle tanınan Prof Dr. Halil İnalcık, Prof. Dr. Oktay Aslanapa, Prof. Dr. Semavi Eyice, Mustafa Armağan, Prof. Dr. Ali Birinci, Doç. Dr. Haluk Dursun, Şükrü Karatepe, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. Haşim Karpuz, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Doç. Dr. Kamil Uğurlu gibi ünlü isimler de bulunuyor.
Toplantıya katılımı kesinleşen isimler:
Prof. Dr. OKTAY ASLANAPA, MUSTAFA ARMAĞAN, YRD.DOÇ.DR.MEHMET BAYARTAN,
M.ÇETİN BAYDAR, Prof. Dr. Ali BİRİNCİ, DOÇ.DR. RIDVAN CANIM,
PROF.DR. MUSA ÇADIRCI, PROF. DR. ÖMER DEMİREL, DOÇ. DR. HALUK DURSUN,
YAHYA DÜZENLİ, DOÇ.DR. ABDULLAH EKİNCİ, PROF.DR. FERİDUN M. EMECEN,
ABDULKERİM ERDOĞAN, PROF.DR. SEMAVİ EYİCE, PROF. DR. NAZİF GÜRDOĞAN,
İSMAİL HACIFETTAHOĞLU, MUSTAFA IŞIK, PROF. DR. HALİL İNALCIK,
EMİR KALKAN, DOÇ.DR. ADEM KARA, DOÇ.DR. ŞÜKRÜ KARATEPE,
PROF.DR. HAŞİM KARPUZ, ÖNDER KAYA, DOÇ. DR. YUNUS KOÇ,
MEHMET KURTOĞLU, METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU, PROF. DR. YUSUF OĞUZOĞLU,
YRD.DOÇ.DR. TARKAN OKTAY, MEHMET ÖĞÜN, Prof. DR. SAADETTİN ÖKTEN,
RASİM ÖZDENÖREN, DOÇ.DR. BİLGEHAN PAMUK, YRD. DOÇ.DR. CELAL PEKDOĞAN,
PROF. DR. SUPHİ SAATÇİ, MEHMET TEKİN, DOÇ.DR. KAMİL UĞURLU,
MUZAFFER TAŞYÜREK, DR. MEHMET BENGÜ ULUENGİN, ABDURRAHMAN YİĞİT.
http://www.tyb.org.tr/haberler/sehir-tarihi-yazarlari-ankara-da-bulu-uyor

]]>
2012-03-04 00:14:38Ombudsmanlık// --
İNSAN HAKLARI VE OMBUDSMANLIK KONFERANSI YÖNETDER. http://ebay27.com/detail.php?id=213Yönetder Haftalık Seminerlerine Devam Ediyor - Son Dakika Haberleri

  Son güncelleme: 31 Aralık 2010 Cuma 15:51 Uluslararası Yöneticiler Derneği'nin (YÖNETDER) konuğu olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Üyesi Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, "Türkiye insan merkezli bir politika izliyor" dedi.

Son dakika Haberleri : Yönetder Haftalık Seminerlerine Devam Ediyor

Uluslararası Yöneticiler Derneği'nin (YÖNETDER) konuğu olan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Üyesi Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, "Türkiye insan merkezli bir politika izliyor" dedi.

Türkiye Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Üyesi ve Başbakanlık İnsan Hakları eski Başkanı Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, YÖNETDER'in konuğu oldu. Prof. Dr. Fendoğlu, üst düzey bürokratlara verdiği seminerde 'İnsan Hakları ve Ombudsmanlık' konusu üzerinde durdu. "Türkiye'nin insan merkezli bir politika izlediğini" belirten Fendoğlu, Kamu Denetçiliği Kurumunu düzenleyen Anayasa'nın 74. maddesi doğrultusunda yasa çalışmasının Adalet Bakanlığı ve TBMM tarafından yapılacağını belirtti. "Anayasa

şikayeti" kurumunun da kurulacağını belirten Fendoğlu, "Artık birey, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gitmeden önce Anayasa Mahkemesi'ne gidebilecek. Böylece bireyin de devletin de kazançlı çıkacaktır. Birey hakkına kavuşacak. Hazine de para ödemeyebilecektir" dedi.

Birinci, ikinci ve üçüncü kuşak hakları anlatan Fendoğlu, çocuk haklarının öneminden söz etti. 'Çocuk Ombudsmanlığının Kurulmasını" isteyen Fendoğlu, "Yapılan araştırmalara göre, çocukların 18 yaşına kadar televizyon izlerken yanlarında ebeveynlerinin de bulunmasının yararlı olmaktadır. Programlarda şiddet ve zararlı unsurlar olabilir" diye konuştu.

Batı dünyasındaki çocukların yüzde 40'ının yatak odasında televizyon bulunduğunu belirten Fendoğlu, çocuğun yatak odasında televizyon bulundurmanın hiçbir faydasının bulunmadığını, aksine zararlarının görülebildiğine dikkat çekti. En büyük zararının çocuk için önemli olan uyku saatinin ihlali olduğunu belirten Fendoğlu, 0-2 yaş çocuklara televizyon izletmenin zararlı olabileceğini belirtti.

Dünyada en çok kötüye kullanılan kavramlardan birinin de insan hakları olduğunu belirten Fendoğlu, çağdaş bazı ülkelerin insan hakları diyerek diğer ülkeleri işgal edebildiğini, her işgalden sonra büyük mülteci gruplarının oluştuğunu ve dünya mültecilerinin ezici çoğunluğunun Ortadoğu-İslam dünyasından çıktığını ifade etti. Fendoğlu, yaklaşık 5 milyon Filistinli mülteci, 4 milyon Iraklı mülteci, 2 milyon Afgan mülteci, 1 milyon Karabağlı Azeri mülteci bulunduğunu, bunların yaşama koşullarının acı

olduğunu fotoğraflarla anlattı.

Ombudsmanlık sisteminin Sultan 3. Ahmet döneminde Demirbaş Şarl vasıtasıyla İsveç'e geçtiğini belirten Fendoğlu, ombudsmanlığın buradan dört dalga halinde dünyaya yayıldığını kaydetti. Fendoğlu, önce İskandinavya ülkelerine sonra kıta Avrupası ülkelerine, oradan Anglosakson dünyasına ve son olarak da Rusya ve eski peyklerine (uydularına) ombudsmanlığın yayıldığını, Türkiye'ye bu kurumun geç geldiğini anlattı.

Kamu Denetçiliği kurumu ile Anayasa şikayeti kurumlarının kurulmasının yeterli olmadığını belirten Fendoğlu, uygulamanın ve ayrıca zihniyet değişiminin önemine değindi. Fendoğlu, medyanın demokrasi, şeffaflık, çoğulculuk ve insan hakları konularına daha fazla değinmesinin yararlı olabileceğine dikkat çekti.

Denizcilik Müsteşarı Hasan Naiboğlu, TBMM Genel Sekreteri, KİK üyesi Hicabi Ece ve çok sayıda üst düzey bürokratın izlediği seminerin sonunda Fendoğlu'na YÖNETDER'in teşekkür plaketi takdim edildi.

Kaynak: İhlas Haber Ajansı

]]>
2012-03-04 00:11:55Ombudsmanlık// --
INSAN HAKLARININ GUNCEL SORUNLARI KONFERANSI ESKISEHIR. http://ebay27.com/detail.php?id=212RTÜK Üyesi Prof. Dr. Hasan Fendoğlu’nun konuşmacı olduğu “İnsan Haklarının Güncel Sorunları” konulu konferans Odunpazarı Yunus Emre Kültür ve Sanat Merkezi’nde yapıldı. ESOGÜ Eğitim Fakültesi’nin düzenlediği konferansa Vali Mehmet Kılıçlar, ESOGÜ Rektörü Prof. Dr. Fazıl Tekin, ESOGÜ Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mehmet Şişman; Atatürk Lisesi ve Süleyman Çakır Lisesi öğretmen ve öğrencileri katıldı.

İnsan Hakları, Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru Hakkı ve Ombudsmanlık Kurumu konularının işlendiği konferans da konuşmacı RTÜK Üyesi Prof. Dr. Hasan Fendoğlu, “İnsanlar doğduğu andan itibaren insan haklarına sahiptir. Dedelerimiz bize çok güzel bir ülke, kültür ve miras bıraktılar. Bu topraklarda insan hakları batıdan çok daha ileri seviyededir. İnsan haklarını eşitlik ve özgürlük kavramlarıyla açıklayabiliriz.” dedi.

Konuşmasında Ombudsmanlık Kurumu’na da değinen RTÜK Üyesi Prof. Dr. Hasan Fendoğlu, Ombudsmanlık Kurumu’nun bir yaptırımı olmadığını belirterek Anayasa Mahkemesine Bireysel Müracaat Hakkı ile insanların, hak ihlallerinde tüm yasal yolları tükettikten sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerine başvurularını Anayasa Mahkemesine yapacaklarını söyledi.

Konferans sonunda Vali Mehmet Kılıçlar, RTÜK Üyesi Prof. Dr. Hasan Fendoğlu’na günün anısına ESOGÜ hatıra tabağı hediye etti.

]]>
2012-03-04 00:11:03Ombudsmanlık// --
INSAN HAKLARI KONFERANSI DIYARBAKIR. http://ebay27.com/detail.php?id=211HAK İHLALI YAPILIYOR Diyarbakır İl İnsan Hakları Kurulu, Devlet Diyatrosu Salonu'nda "İnsan Hakları Konferansı' düzenledi. Vali Mustafa Toprak, ilçe kaymakamları, daire müdürleri ile öğrencilerin katıldığı konferansta konuşan Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, Türkiye'de en Çalışkan 10 insan hakları kurulu arasında Diyarbakır'ın da bulunduğunu söyledi. Türkiye'da yazılan kitapların Paris'teki kütüphanelerde bulunmadığına işaret eden Fendoğlu, "Bizim bu konuda daha çok çalışmamız gerekiyor. Bölgesel gücüz; ama küresel güç olmalıyız. Kendi insanımıza yönelik insan hakları oluşturmamız lazım. İnsan hakları ihlallerini yargı, yürütme ve medya yapıyor." şeklinde konuştu. TELEVİZYON DİZİLER Son dönemlerde hazırlanan televizyon dizilerini eleştiren Fendoğlu, "Medya suçsuz bir insanı bir günde ya vezir ya da rezil edebiliyor. Sözde töre ve namus olaylarının son bulması için yayınlanan diziler, aksine cinayetlerin işlenmesini artırmış olabilir" dedi. "İnsan hakları, insanın onurunu ve şerefini korumaktır" diyen Başbakanlık İnsan Hakları Komisyon Üyesi Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, şunları söyledi: "Türkiye'nin insan hakları raporunu sürekli Amerika yazıyor deniyordu. Dedik ki artık biz yazalım. Türkiye'nin 2007 insan hakları raporunu biz yazmaya başladık. 2008 raporunu da biz yazdık. Türkiye'nin eksikliklerini gördük. Dışişleri Bakanlığı bize yazı yazdı. Dedi ki ABD'nin İnsan Hakları raporları ekte sunulmuştur. Ben de bakanlığa cevaben ABD Google'den yararlanıyor diye cevap verdim. Artık insanlar cezaevlerinde Kürtçe konuşabiliyor. Bu tür hak ihlalleri yaşanmıyor". Adını açıklamayan bir öğrenci ise Fendoğlu'ya yazılı olarak, Diyarbakır'ın Erimli köyünde 13 yaşındaki kızların zorla evlendirildiği bilgisini ulaştırdı. Konuşmaların ardından Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, konferansa katılan Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu'na bir plaket sundu. Fendoğlu ve Vali Toprak, insan hakları konulu kompozisyon yarışmasında dereceye giren öğrencilere başarı belgesi verdi.]]>2012-03-04 00:09:40Ombudsmanlık// --INSAN HAKLARI KONFERANSI GAZIANTEPhttp://ebay27.com/detail.php?id=210HAK İHLALI YAPILIYOR Diyarbakır İl İnsan Hakları Kurulu, Devlet Diyatrosu Salonu'nda "İnsan Hakları Konferansı' düzenledi. Vali Mustafa Toprak, ilçe kaymakamları, daire müdürleri ile öğrencilerin katıldığı konferansta konuşan Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanı Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, Türkiye'de en Çalışkan 10 insan hakları kurulu arasında Diyarbakır'ın da bulunduğunu söyledi. Türkiye'da yazılan kitapların Paris'teki kütüphanelerde bulunmadığına işaret eden Fendoğlu, "Bizim bu konuda daha çok çalışmamız gerekiyor. Bölgesel gücüz; ama küresel güç olmalıyız. Kendi insanımıza yönelik insan hakları oluşturmamız lazım. İnsan hakları ihlallerini yargı, yürütme ve medya yapıyor." şeklinde konuştu. TELEVİZYON DİZİLER Son dönemlerde hazırlanan televizyon dizilerini eleştiren Fendoğlu, "Medya suçsuz bir insanı bir günde ya vezir ya da rezil edebiliyor. Sözde töre ve namus olaylarının son bulması için yayınlanan diziler, aksine cinayetlerin işlenmesini artırmış olabilir" dedi. "İnsan hakları, insanın onurunu ve şerefini korumaktır" diyen Başbakanlık İnsan Hakları Komisyon Üyesi Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu, şunları söyledi: "Türkiye'nin insan hakları raporunu sürekli Amerika yazıyor deniyordu. Dedik ki artık biz yazalım. Türkiye'nin 2007 insan hakları raporunu biz yazmaya başladık. 2008 raporunu da biz yazdık. Türkiye'nin eksikliklerini gördük. Dışişleri Bakanlığı bize yazı yazdı. Dedi ki ABD'nin İnsan Hakları raporları ekte sunulmuştur. Ben de bakanlığa cevaben ABD Google'den yararlanıyor diye cevap verdim. Artık insanlar cezaevlerinde Kürtçe konuşabiliyor. Bu tür hak ihlalleri yaşanmıyor". Adını açıklamayan bir öğrenci ise Fendoğlu'ya yazılı olarak, Diyarbakır'ın Erimli köyünde 13 yaşındaki kızların zorla evlendirildiği bilgisini ulaştırdı. Konuşmaların ardından Diyarbakır Valisi Mustafa Toprak, konferansa katılan Prof. Dr. Hasan Tahsin Fendoğlu'na bir plaket sundu. Fendoğlu ve Vali Toprak, insan hakları konulu kompozisyon yarışmasında dereceye giren öğrencilere başarı belgesi verdi.]]>2012-03-04 00:08:43Ombudsmanlık// --